8 Mart 2012 Perşembe

Sonuç...


Kadın olmak zormuş bu hayatta insan çocukken toz pembe baktığı dünyanın kapkara olduğunu görünce fark ediyormuş bunu... O yüzden bizlere ayrılmış bugünün daha ayrı bir önemi var. Hepimizin kadınlar günü kutlu olsun:)



Dünkü duruma gelince en büyük sıkıntı karar verememekmiş anladım. Konuştum ve  üstümden büyük bir yük kalktı. Fırsat bu biri kapanır biri gelir diye düşünüyorum. Herşeyin hayırlısı derler ya benim için de hayırlısı buymuş diyorum. Sanki çocuk kandırıyolar, sordum ne sıfatla gideceğim diye işte biraz deneyeceğiz sonra sende beğenirsen diğer müdür de beğenirse o ünvan olur dendi bu sabah:) Oysa önce başka denmişti. İşte iyi bir tecrübe olur, yöneticilik deneyimin artar falan filan. Kaldı ki 500 TL fazla diye iyi bir fırsat diye kimsenin olmadığı bir yere neden gideyim? Siz burda sıkıldığınızda, bi durum hakkında yardım almak istediğinizde arkadaşlarınızla konuşabiliyorsunuz ben kiminle görüşeceğim dedim? Sıkılırım mı diyorsun yani dedi, evet dedim sanki başka birşey diyecektim:) İnsanın mutlu olması gerek, sırf tecrübe olacak deneyim kazanacağım diye kabul edemedim. Önümde uzun yıllar var, yıllar geçtikçe tecrübe kazanırım illaki. Ve eğer dedim benden memnun değilseniz de, işinize yaramıyorsam çıkartın beni dedim. Ben burda 8 ay sonra denenmeden o pozisyona gelen arkadaşlar gördüm dedim. Sonra bu durum sana özel bişey değil, işte biz burada genç arkadaşların bunu denemesini istiyoruz filan dedi. Yalnız o bölüm için değil diğer bölümler de olacak dedi. O zaman burada deneyelim dedim bişey diyemedi:)

Öyle işte arkadaşlar umarım doğru bir karardır verebilmişimdir, hakkımda hayırlısı diyelim:)

7 Mart 2012 Çarşamba

Yine Dönemeçteyim...

Burada az çok hepimiz birşeyler paylaşıyoruz, kimimiz dertlerini kimimiz mutluluklarını aktarıyor. Belki de herşeyden öte en yakınımızın bile bilmediği sırlarımızı aktarıyoruz. Dünden beri içim daralıyor arkadaşlar çünkü ben ne zaman bi karar vermeye kalksam hayat karşıma hep başka bir seçenekle dikiliveriyor. Pazartesi günkü karamsarlığımı beni takip edenler bilir, tam kafamda birşeyleri oturttum diyorum artık başka bir yoldan devam edeceğim diyorum ama olmuyor. Hayatın cilvesi sanırım bu. Dün kimine göre güzel bir haber kimine göre kötü bir haber ama terfi teklifi ile karşı karşıya kaldım. Ha diyeceksiniz çok güzel bir haber bu, evet ilk başladığım zamanlarda balıklama atlayacağım bir teklif olurdu. Ama gideceğim yer fabrikadan başka bir yer olursa kendimi sürgüne gönderilmiş gibi hissetmekten geri duramıyorum. Birde sen kabul etmezsen başka arkadaşlara teklif götüreceğiz demiyorlar mı hepten sinir oluyorum. Sanki çok giden var oraya da bir ben kalmışım. Bir senedir eleman arıyorlar önce millete fabrikayı gösterip sonra gideceği yer gösterildikten sonra kimse kabul etmiyor teklifi. Sonra bir de benim gibi yeni mezunlara (ki arık 3 sene olacak, karta kaçtım) tecrübe olurmuş. Gidersem bu maaşıma da yanısyacakmış. Ya allah aşkına zaten para için çalışıyoruz, sanki birbirimizin kara kaşı kara gözü için çalışıyoruz. Sanki çocuk kandırıyorlar, bak ödevini yaparsan sana kocaman bir çikolatalı gofret vereceğiz diyorlar. Gideceğim pozisyonun adı güzel, CV'ime büyük artı olacağı kesin. Ama fabrikadaki adı güzellerin aldığı ücretten neden daha az bir ücret teklif ediliyor? Kaldı ki gideceğim yerde konuşacak, dertleşecek adam akıllı kimse olmayacak. Şimdi bizim fabrika biraz köy gibi yerde ya hem şehre daha yakın olursun yakınında da alışveriş merkezi var deniliyor:) Adı şehir merkezi, içi sanayi ufak bir atölye, mavi yakalı 18 işçi ve bir ben?
Bütün bu olanlardan sonra;
Bu durum hayır mı şer mi bilemedim.
Dün geceden beri uykularım kaçtı.
Bugün bir karar verip konuşma yapmam gerek.
Ne konuşmam  gerektiğini bilmiyorum.
Biraz saftirik bir yapım var, kolay kandırılmaktan korkuyorum.
Anlayacağınız bugün rabbimin yanımda olmasına ihtiyacım var.
Dualara ihticacım var.

5 Mart 2012 Pazartesi

Bugün

Pencereden gördüğüm kadarıyla dışarıda güzel bir gün var. Bense sevmediğim bu yerde geçip gidecek olan güzel güne anca camdan bakabilecek güce sahibim.


29 Şubat 2012 Çarşamba

Kartalkaya'yı Ateşleyenler

Hayalin bir dağın tepesine karlarla kaplı olsa da ateşle iz bırakmak kadar zor bir şey olsa bile peşini bırakma. Önce hayal eder, sonra o hayale inanırsın; nasıl yapabileceğini tasarlar ve denersin, yılmadan. Yeterince denersen, neden olmasın?

Onlar tam da bunu yaptı. Karlarla kaplı Kartalkaya’nın zirvesine ateşle iz bırakabileceklerine inandılar. Burn, sadece ihtiyaç duydukları cesaret ve enerji desteğini sağlayarak bir hayali ateşledi. Onlar da tutkularının peşinde yola çıktılar. Boardlarını hazırladılar, pompalarla modifiye ettiler, rampalarını kurdular ve kaydılar. Olmadı, baştan aldılar, onları amaçlarına ulaştıracak şartları gerçekleştirmeyi başarana kadar, tekrar tekrar.

Ve 3. gün de bitip gece yarısı olduğunda Kartalkaya’da istedikleri ateşi yakmayı başardılar. Çektikleri videoyla da ‘İçindeki kıvılcım nasıl kocaman bir ateşe dönüşür’ü hepimize gösterdiler. Tutku ve cesaretle yanmayacak ateş yoktu, inandık. Burn, gençleri tutkularından başka bir şeye kulak asmadan, istediklerini alana kadar denemeye, vazgeçmeden denemeye çağırıyor. Tutkuları cesaretle besleyen kocaman bir ateş yakmak için Burn gençleri ateşlemeye devam edecek.

İçindeki kıvılcımı farket ve büyüt. Burn ateşler.

http://www.facebook.com/BurnTurkiye

Bir bumads advertorial içeriğidir.


27 Şubat 2012 Pazartesi

Ece Sükan Benim Bloguma Yakışan VAIO'yu Seçti... Sıra Sende!

Bana en çok Yeşil VAIO yakışıyor!

Ünlü moda ikonu Ece Sükan, Sony VAIO için ilginç bir işe imza attı. Blogların renkli dünyası ile Sony VAIO'nun renkli dünyasını birleştiren Ece Sükan, bir çok blog gibi benim blogumu da inceledi ve yakışacak olan rengi belirledi. Ece Sükan, blog içeriği, tasarımı, duruşuna göre 6 farklı rengi olan Sony VAIO içinden bana Yeşil VAIO'yu seçti.

Ayrıca Facebook üzerinde yapılmış özel bir aplikasyonla Ece Sükan profil fotoğraflarını inceliyor ve sana yakışan Sony VAIO'yu belirliyor. Sen de fotoğrafa tıklayarak Facebook üzerinden VAIO kazanma şansı yakalayabilirsin...

sony-vaio




Bir bumads advertorial içeriğidir.

23 Şubat 2012 Perşembe

Rumeli Hisarı'nda Masalsı Bir Aşk Hikayesi!

"Eski aşklar Yeşilçam'da kaldı" lafı klişe olmaya yüz tutmuşken, fırtınalı sevdalar, çekişmeli ilişkiler günümüzde hem magazin basınında hem de yakın çevremizde -buna kendimiz de dahil- karşımıza bolca çıkıyor. Sevgilimizi elimizden almak isteyen dış mihraplar yoğun şekilde çalışırken bize de biricik aşklarımızı elimizde tutmak için yapmamız gereken çok iş düşüyor. Bu konuya nereden geldiğimi açıklıyorum!



8x4 yeni deodorantları Beauty ve Beast için muhteşem bir project mapping uygulaması daha yapmış. Gösterinin hikayesi kısaca şöyle: romantik bir aşk hikayesi kötü niyetli bir ejderhanın tehdidi altına giriyor. Kahraman erkeğimiz çekici kokusunun da yardımıyla güzel kızı kurtarıyor ve hikaye mutlu bir şekilde sona eriyor.

8x4 dünyasını Facebook'tan takip etmek isteyenler; http://www.facebook.com/8x4Turkiye

Bir bumads advertorial içeriğidir.

Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi/ Derviş ŞENTEKİN

Kitabın ismi ne kadar da dikkat çekici değil mi? Aynen bende buna kapıldım ve başka bir kitap okurken dayanamadım buna atladım. Pişman mıyım? Hayır. Sonuçta okuduğumuz her kitap bizi başka diyarlara götürüp, gerçek hayatta olamadığımız ne varsa hayalimizde de olsa onu yaptırmaz mı? Sadece başka bir hayal kurarken diğeri daha cazip geldi ve onu kurmaya başadım.
Dili ve edebi çizgisi basit, konusu ise sıradan polisiye romanlarından çok fazla değişik olmamakla beraber değişik bir uslup buldum anlatımda. Derviş Şentekin'i aslında ilk defa bu kitapla tanıdım. Sonrasında hakkında biraz araştıma yaparak bu açığımı bir nevi ört-bas işine girştim. 20 yıllık gazeteci, sonrasında Radikal Kitap editörü olan Derviş Şentekin'in ilk yazarlık deneyimi bu kitapmış. Ne yazıkki çok daha ilgi çekici polisiye romanları okuduğum için bu bana biraz yavan kaldı. İsmi kadar içeriğini  çekici bulamadım. Derviş Bey sanırım gazetecilikten gelen bir alışkanlığı olsa gerek iyi bir pazarlama taktiği kullanmış... Ama kendi adıma ilkler hep önemli olduğu için yazara tebriklerimi iletirim. İleriki denemelerinde daha iyi olacağından şüphem yok, çünkü yazım uslubu sıkılsanızda beni oku diyor. Hep öyle değil midir zaten, ilkler hep acemilik işi olmaz mı? Kendi işime ilk başladığım gün hala dün gibi aklımdadır... Nasıl zorlanmış, nasıl demoralize olmuştum anlatamam. Şimdi bana sorsanız ilk başlarda yaptığım hataları yapar mıyım? Herşey tecrübe işte, deneyim kazandıkça, öğrendikçe gelişiyoruz.

Kitaptan altını çizdiğim birkaç cümle var ama en güzelini de zaten daha önce şu yazımda paylaşmıştım :)

20 Şubat 2012 Pazartesi

Başlık Koyamadım!

Hani derler ya ateş düştüğü yeri yakar diye dönüp dolaşıp atalarımız nasıl doğru sözler söylemiş diyiyorum. Geçen hafta çok kötü haberler aldık, kötü şeyler gördük. Bir türü karar veremedim yazıp yazmamaya ama sonra içimden gelen sesi dinlemeye karar verdim belki bir nebze olsun hafifletir diye... Geçen hafta eşimin teyzesinin oğlu bir kaza geçirdi, duyduğumuz zaman inanamadık. Böyle şeyler duyduğunuz zaman birisinin size bunun şaka olduğunu söylemesi gerektiğini istersiniz hep. Dün kendi gözlerimle görene kadar nitekim kendimi böyle avuttum. Cumaya kadar yoğun bakımda olduğu için anca dün gidebildik yanına. Gencecik bir üniversite öğrencisi düşünün part-time çalıştığı hastanede alkolü başka bir kaba koyarken alkol elinde patlıyor ve arkadaşı ile birlikte kendisinin de yanmasına sebep oluyor. Güvenlik kameralarında beş dakika önce pür neşe olan  gençleri beş dakika sonra alevler içinde görüyorsunuz. Nasıl bir kazadır bu, nasıl bir kader biri bana anlatsın lütfen. İnsan başına gelmeyince bilmiyormuş böyle şeyleri, ne zor şeymiş insanın sevdiği birine dokunamaması, koklayamaması... Camdan seyrediyorsun anca ama karşındakinin mumyadan farkı olmadığını görünce daha beter kahroluyorsun. Hadi ben böyle üzülüyorum da allah annesine babasına büyük sabır versin... Nasıl güzel yüzlü bir çocuk, nasıl yakışıklıydı anlatamam ya, ama moral  olarak iyiydi  kendini bırakmamış henüz. Canım benim bizim ona teselli vermemiz gerekirken kendi bize teselli veriyordu. Diğer arkadaşının durumu ise daha da kötü o kendini bırakmış hayata küsmüş şimdiden. Kendinen çok ailesini düşünüyormuş, ailede çalışan olmayınca kendini sorumlu hissediyormuş yavrum. Of nasıl olacak, nasıl geçecek bu süreç hiç bilmiyorum. Sanıyoruz ki bu hayat bizim, dünya bizim oysa hepimiz emanetiz bu dünyaya... Bazen kendimizi kaf dağında sanıyoruz bazen bizden başka yok diyoruz. Al işte beş dakikada ne oluyor? Yine atalarımızın önünde saygıyla eğiliyorum; ne oldum dememeli ne olacağım demeli insan... Yaşabildiğimiz her anı kar saymalıyız oysa, yapmak istediklerimizi ertelememeli, bugünse bugünü yaşamalı hayatın değerini bilmeliyiz. Şimdi ben böyle yazıyorum ya sorun bana ben bunu yapabiliyor muyum? Çok canım sıkkın, çok üzgünüm.

17 Şubat 2012 Cuma

Fetih 1453


   Merakla beklenen, çok konuşulan filmi ilk gösterim gününde dün akşam gidip izledik. Öncesinde arkadaşlarımdan ya ne beklentin var boşuna gitme nidalarına rağmen gitmekte ısrar ettik. Gidip kendi gözlerimle izleyip yorumlamam gerekirdi. Fikir sahibi olmadan fikir sahibi olan insanlardan olmazdım değil mi? Filmin sadece ve çok konuşulan tek iyi tarafı diyebileceğim savaş sahneleriydi. Evet belli bir emek ve para harcandığı kesin. Ama filmde senaryo ve kurgudan eser yok, ilk yarıyı resmen uyuyarak izledik. Yönetmenlik vasat. Türk halkı bu kadar cahil mi ? Resmen aptal yerine konulduğumu hissettim. Ve dikkatlice izlediğinizde göze çarpan bir sürü tam da türk işi olmuş diyeceğiniz sahneler var. Al zamanın Malkoçoğlunu koy 1453'e. Şimdi öncelikle söylemek istediğim madem profesyonel bir film yapıyorsun ya allah aşkına Roma'da, Vatikan'da neden türkçe konuşuluyor? Hürrem'in dizisi bile bu konuda daha profesyonelce... Hadi madem türkçe konuşuyorsun o zamanda böyle akıcı türkçe mi konuşuluyordu? Benim babaannem bile hala aksanlı konuşur. Hiç kimsede nedense Osmanlı aksanına rastlayamdım... Sonra yine 1400'lü yıllarda çatal bıçak mı kullanılıyor? Kadınlarla gönül eğlendiriken kadınlar bikini mi giyiyor? Tamam çıplaklık koymayacaksın ama bari peştemal filan yap, resmen süslü püslü bikini giygirmişler kadınlara.
   Ayrıca bence bütün konuyu anlatmak yerine oradan bir iki haftayı anlatan bir kesit sunsalarmış ve onun üstüne yoğunlaşılsaymış kesinlikle çok daha iyi bir iş çıkarmış diye düşünüyorum. Bütün konuyu anlatmaya kalkınca hem sıkıcı olmuş hem de çok belgesel vari durmuş... Ama böyle de belgesel hiç görmedim yani:) Biraz dönemi anlatan bir kaç tane kitap filan okusaymışınız... Sonra neden hiç tanıdığımız ve oyunculuklarına güvediğimiz oyunculardan yok? Ve neden daha çok Ulubatlı Hasan'ı  gördük? Tamam Ulubatlı Hasan'ı oynayan İbrahim Çelikkol iyiydi iyi olmasına da, önceliğin verilmesi gereken kişi o değildi. En sonu ise yine çok komikti Ulubatlı Hasan ölüyor ve sevdiceği arkasından karnını tutuyor böyle de acıtasyon anca bizlere özgü olur:) Açıkçası hayal kırıklığına uğradım, fragmanlarında izlediğiğimden herhangi bir ekstrası yok. Ha ben şimdi bu kadar eleştiri yaptım ya, benim beğenmememe nazaran bir sürü insan da salonda alkış tuttu...  Buna ne demeli?

15 Şubat 2012 Çarşamba

Marilyn ile Bir Hafta

Hiç sarışın olmadım olamam da ama bu kadın bende sarışın olma isteği uyandırıyor. Nası duru bir ten, nasıl bir güzellik anlamadım gitti. Biz insansak onun ne olduğunu biri bana lütfen anlatsın. Nitekim filmi sevgili eşimin seçmesinden de anlamam  lazımdı değil mi:) Bu filmi neden izlersiniz? Bu film sadece Marilyn'i görmek, tanımak acaba gerçekten benziyor mu diye gidilecek bir film olabilir. Ama izledikten sonra içinize dokunan bir sürü ayrıntıyla tanışıyorsunuz. Hayatından kesitler sunan; girdiği bunlımları, mızmızlanmalarını ufacıkta olsa bize gösteren bir film olmuş. Kendimce tek kusurlu tarafı koskoca Merilyn'i bir haftaya sığdırmaları olmuş. Keşke hayatından daha çok bölümler izleyebilseydim demeden edemedim. Mesela  Kennedy'i de biraz filme katabilirlermiş, ya da ölüm sebebini filan... Ben hala meraktayım çünkü:( Neyse ben yine de filmi izlerken daldım gittim resmen... Ben gönlümü hayalimde düşündüğüm Marilyn'e mi yoksa Michelle Williams'a mı kaptırdığımı düşüne dururken  Michelle'in  bu role şıp diye oturduğunu gördüm. Yönetmenlik konusundan pek anladığım söynemez ama Simon Curtis'in ilk film deneyimiymiş. Bence gayet başarılı bir iş çıkarmış Simoncuk. Sadece Marilyn'i bize tekrar hatırlattığı için bile alkışı hak ediyor doğrusu...


9 Şubat 2012 Perşembe

Bekleme Yapma, Yeni Bir Hayatı Yakala!

Yenibiris.com’un, iş hayatında yükselmek ve beklentilerine kavuşmak isteyenleri harekete geçirecek yeni reklam kampanyasının çıkış noktası mutsuz iş yaşamlarını değiştirmek için girişimde bulunmak yerine atıl kalan, oyalanan, oturdukları yerde mucize bekleyen kişiler.

<iframe width="420" height="315" src="http://www.youtube.com/embed/XISZwXs6-gA?autoplay=1" frameborder="0" allowfullscreen></iframe>

''Bekleme Yapma!'' reklam filmi, iş hayatında, kariyerinde bir türlü istediği yere gelememiş, en verimli yıllarını bir umutla bekleyerek ya da sadece şikayet veya oyalanma ile vakit kaybederek geçirenleri, harekete geçmeden şartların değişmeyeceği gerçeği ile yüzleştirirken, etkin bir harekete geçme yolu olarak da Yenibiris.com’a girmelerini tavsiye ediyor.  Bekleme yapmak yerine Yenibiris.com’un portföyündeki  binlerce şirketin yüzbine yakın iş imkanı içinde, beklentilerini karşılayacak yeni bir iş fırsatına sahip olmayı öneriyor. Mutsuz ortamlarda sıkışıp kalmak ya da iş bulamamaktan yakınıp durmaktansa, Yenibiris.com’da özgeçmiş hazırlayıp, ilanlara başvuru yaparak yeni bir hayatı yakalamanın mümkün olabileceği vurgulanıyor.

Bekleme yapmaktansa iş hayatındaki fırsatları yakalamak için http://www.yenibiris.com/'a tıklayabilirsiniz.

Bir bumads advertorial içeriğidir.

8 Şubat 2012 Çarşamba

Kahvenizi Nasıl İçersiniz?

Haftasonu yeni bir kitaba başladım; evet blog sayfamda olan kitabı yarım bırakarak hemde... Annem o kadar çok sevmiş ki,  anlata anlata bitiremedi. Zaten başta daha isminden dolayı ben burdayım diyor kitap. Neyse hasta olmasaydım bir solukta bitirebilirdim belki, umuyorum ki çok yakında bitecek:)
Asıl değinmek istediğim konuya gelince: kahve...
Siz sever misiniz bilmiyorum ama ben bayılırım:)
Kitapta altını çizdiğim ve acaba gerçekten böyle midir diye merak ettiğim ve  henüz bitiremesem de sizlerle paylaşmak istediğim bir paragraf var.

''Sade kahve içenler artık evden kopmuş demektir. Daha doğru bir ifadeyle bir eve ihtiyaçları yoktur. Yaşadıkları herhangi bir yeri ev olarak benimseyip mutlu mesut yaşamaya devam ederler. Yıllarca bir otel odasında yaşayabilirler, örneğin. Ama sütlü kahve içenler hep bir ev ararlar. Evlerinden iki gün ayrı kalsalar, hemen bir mutsuza dönüşürler. Yataklarını, ellerini sildikleri havluyu, her gece oturdukları koltuklarını, hatta ne bileyim çorap çekmecelerini bile özlerler.''

Düşününce bana geyet mantıklı geldi. Ben kahvemi çeşidine, o anki ruh halime göre farklı içerim. Mesela türk kahvesini herzaman koyu ve şekersiz, espressoyu ise her zaman sütlü ve yine şekersiz içerim. Öyle süslü kremalı kahveleri ise hiç içemiyorum. Yani ruhum da böyle sanırım zaman zaman kendimi evimde hissedeyim zaman zaman da bırakın beni özgür olayım diyor... Mesela bu aralar fena halde daralmış durumdayım, biyerlere gideyim gezeyim tozayım istiyorum. Bu yüzden  içtiğim kahve de sade ve çok koyu bir türk kahvesi bu aralar:) Ben kendime çok pay biçtim bu ufacık paragraftan, ya siz nasıl içersiniz kahvenizi?

Not: Kitabı birkaç gün içinde yayınlamayı umuyorum:)

1 Şubat 2012 Çarşamba

Durum bildirmesi-2

Şimdi ben bundan daha kötü havalar da gördüm ama böyle bir rezillik hayatım boyunca hiç ama hiç görmedim...Tamam kar var diye işe gelmemek olmaz, işten kalmak olmaz ama biz İstanbul olarak hatta ülke olarak doğal afetlere hazır değiliz. Bu durumda ne şöförümüz şöför gibi ne de yayalarımız yaya gibi.
Artık alıştığım için olsa gerek sabah kalktığımda havayı görmeme rağmen işe gitmek için hazırlandım. Şöför her zamanki saatinden bir saat sonra aldı beni. Anlamalıydım bir terslik olduğunu da iş işten geçmişti... 8'de işte olmam gerekirken öğle yemeğinde işteydim... Sağ olsun ceo'muz o kadar  ısrarlara rağmen servisleri geri göndermedi... Yolda kaldık, kara saplandık servisteki beyler indi zincir takmaya giriştiler, arabayı iteklediler yani can hıraş uğaştık işe gelmek için... Nasıl bir inada girdiyse beyimiz onca insanı yollarda mağdur etti... Kendi de aynı yollardan bizden bir saat önce gelmesine rağmen, ben karın içinden geçip geldiysem herkes gelecek demiş. Sizin şöferler araba kullanmayı bilmiyor, bu da kar mı diye burun bükmüş bir de... Tonton amca deyip bağrımıza basmıştık ama bügün tontonlarını evde bırakmış galiba:)  En azından bu akşam kulakları çok çınlayacağa benziyor. İş yerimiz ne yazıkki merkezi bir yerde değil, sanki keyfimizden geri dönelim diyoruz. Nihayet işe geldiğimde donmak üzereydim ve şu anda başım çatlayacak gibi ağrıyor. Ne yapmalı da kendimi motive etsem acaba?


Aynen böyle geldik işe hatta daha da kötüydü:(((

30 Ocak 2012 Pazartesi

Durum Bildirmesi

Şimdi ben karı seviyorum ya Allahım bana ahan da sana kar diye yollarıma bir sürü kar serdi. Şimdi çoğunluk herkes gibi ne yazıkki  ben ev yerine bu günü iş yerinde çalışarak geçirmek durumundayum. Sabahta böyle  umutlanarak kalkmıştım hani şehirden uzak ya çalıştığımız yer gitmesi zor gelmesi zor... Ama sizin de CEO'nuz karlar ülkesinden geliyorsa ve bu da kar mı diye burun büküyorsa tıpış tıpış geliyorsunuz o yolu:( Sabah bir saat gecikmeli ve de zorlu bir yolculuktan sonra geldik. Ama nasıl geldik sormayın:) Öncesinde ufak  bir kaza atlattık yolların kaymasından dolayı, sonra çalıştığım yere araba giremez hale gelince başladık yürümeye. Ve ben hangi akla hizmet etek giydisem bugün:) Nihayetinde kavuştuk iş yerime, sormayın bir de büyük aşk yaşıyoruz kendisiyle... Neyse bakalım dönüş yolu nasıl olacak, şimdiden  kara kara düşünmekteyim. Şimdi ben sıcakcık evimde olsaydım, sokaktaki çocuklarla biraz kar topu oynadıktan sonra kendime bir sıcak çikolata yapıp keyifle yudumlaya yudumlaya kitabımı okusaydım fena mı olurdu......


Karnım feci şekilde acıkmışken ve birilerine fena halde canım sıkılmışken şu güzelliği nasıl canım çekti anlatamam..

Ne diyebilirim ki bugün Pazartesi ve tek gerçek bu sanırım:)

27 Ocak 2012 Cuma

Beyaz Görüntüler...

Bugün sanki dünyanın en güzel hediyesini almış gibiyim. Bu karı ne zamandan beri bekleyen ben öğle arasında artan kalan zamanda bu görüntüleri çekebildim anca. Şu anda burada bunun iki katı kadar kar var, bakalım eve nasıl gideceğiz:) Ama değmez mi ya bu güzelliğe...  Ben seviyorum doğanın bütün güzelliklerini yaşamayı... Bana kafayı mı yedin diyen arkadaşlara selam olsun, çok geçmez acaba bizim çocuklarımız dört mevsimi yaşabilecek mi diye sorarım kendilerine... Ne şanslıyız ki dört mevsimi de yaşayabildiğimiz bir ülkemiz var.
Yazın denize girmeyi, sonbahar da rüzgarın yüzümü okşamasını, ilkbaharda ağaç dallarının tomurcuklanmasını, kışın da bu bembeyaz güzelliği seviyorum. Hayatın enerjisini hissetmeli insan diyorum, içimizdeki çocuğu öldürürsek yaşamanın ne anlamı varki...

 Ayrıca bugün Cuma, haftanın en güzel günü:)








20 Ocak 2012 Cuma

Gerçek Renkler/Kristin HANNAH

Şimdi bu kitabı nasıl anlatsam bilemedim; Kristin Hannah  Önce Ateş Böceği Yolu, sonra Kış Bahçesi, şimdi de Gerçek Renkler'le çıktı karşıma... Hepsinde de özellikle kadınların birbirlerine kimi zaman dostlukları ve bağlılıklarının, kimi zamanda nefretlerinin ortak paydada buluşmalarını konu alan bu kitaplar bana nedense çok hayatın içinden geldi. Ama özellikle beni benden alan Kış Bahçesi oldu bunların içinden... Gerçek Renkler ise bana biraz özellikle Kış Bahçesi'nden sonra; hani tadı unutulmasın da okurlarıma o sevdiği kekten bir tane daha pişireyim tadında olmuş. Ama o çok sevdiğiniz taze pişmiş keki ikinci kere yediğinizde  midenizde bir ağırlık oluşur ve üstünüze rehavet çöker... Gerçek Renkler'in de tadı güzel olmasına rağmen ben  pek sevemedim. Konu olarak, derinlik olarak  hiçbir kusuru olmamasına rağmen konunun ana temasına gelene kadar gereksiz sıkıldım. Bildiğim bir tattı çünkü... Doymanıza rağmen yemeniz için ısrar eden ev sahibesinin  gereksiz ısrarı gibiydi...



19 Ocak 2012 Perşembe

Beyazın Büyüsü...


İstanbul gibi bir yerde kendimi iş yerim konusunda ne kadar şanssız hissetsem de bazen güzel tarafları da yok değil... Mesela yağan karın hemen erimesi buraya biraz daha uzun sürede ulaşıyor... Yapılacak çok fazla alternatif yok; kendimi avutabildiğim tek manzaram görünen çardak. Kışın penceremden böyle güzel görüntüler yakaladıkça mutlu oluyorum. Yazın da hem çardağın yemyeşil olması hemde yeni doğmuş kuzuların çobanlar tarafından otlatılması bana hala nefes alabildiğimi hatırlatıyor...


Bu da binanın öbürkü tarafından görünen başka bir güzellik. Sigara içmesem de adı sigara odası olan balkoncuk bazen böyle güzelliklere şahit oluyor işte...


Bu kadar beyaza biraz da renk getirmek lazım değil mi:) Siz siz olun bu kış günlerinde bol bol meyve sebze tüketin...


Karın yeniden yağması ve sokakta kar topu oynayan çocukların şen kahkahalarını daha çok duymak dileğiyle...

18 Ocak 2012 Çarşamba

Sherlock Holmes: A Game of Shadows


Ah o ne güzel bir filmdi öyle ya.  İzlemeye doyamadım desem yeridir... Geçen yıl ilkini sinemada izlemeye fırsat bulamayan ben bunu kaçıramazdım. Geç olsada muradıma erdim:) Jude Law'dan ziyade Robert Downey Jr'ye bittim, harikaydı bence. Ayrıca Ejderha Dövmeli Kız'ın İsveç yapımı filminde oynayan Noomi Rapace, yani bildiğimiz Lisbeth Salender beni bu filmde oldukça şaşırttı diyebilirim.  Böyle değişik rollerde karşıma çıkan oyunculara bayılıyorum. Hatun hakkını vermiş. Ve şunu da söylemeden edemeyeceğim Ejderha Dövmeli Kız'ın zaten İsveçliler tarafından yapılmış bir filmi var, hatta bütün millenium serisinin var. Amerikalı'ların neden ikinci bir film yapma gereği duyduklarını anlamadım. Bu konuda biz daha iyiyiz imajını vermek istiyorlarsa bence  fena halde çuvalladılar. Tamam film çekmede iyisiniz, yeterince teknolojik güçleriniz var, maddi imkanlarınız da var ama artık yaratıcılık bitmiş  demek oluyor bu. Hele ki hem okuyucu olarak hem de izleyici olarak bu bende fena halde antipati oluşturdu.  Ayrıca kitaplarını okuduğum ve daha sonra sinemaya uyarlanan filmleri genelde beğenmememe rağmen İsveçliler gayet de iyiydi Millenium Serisinde...


Hollywood yapımı desemde bence ÇAKMA olanı belki sinemaya gidip izlemem ama aradaki farkı görmek amacıyla DVD'sini bulursam izleyeceğim.


Sherlock Holmes içinse  çok fazla ayrıntıya gerek yok izleyin, izleyin ve yine izleyin diyorum:) Son zamanlarda izlediğim en eğlenceli filmdi...

11 Ocak 2012 Çarşamba

Labirent

Labirent son zamanlarda Türkiye'de çıkan aksiyon ve polisiye filmlerinden en iyisi diyebilirim. Yine de bu konuda hala Amerika'lıların eline su dökemeyiz. Kabul etmek lazım onlar bu konuda çok ama çok iyiler. Labirent için de kötünün iyisi diyelim hadi biz:)  Filmin konusuna gelince; İstanbul'da büyük bir eylem hazırlığındaki terosist  grubu ortaya çıkartıp engellemeye çalışan istihbarat görevlilerinin öyküsünü anlatan bir polisiye filmi. Oyuncular iyi ama özellikle Meltem Cumbul'u böyle bir rolde görmek beni şaşırttı ama rolün de hakkını vermiş hatun yani:) Timuçin Esen'e ise sözüm yok, oyuncuların hepsi kendilerinden üstün bir performansla filmin hakkını vermişler. Büyük bir beklentiye girip hayal kırıklığına uğramak yerine az beklentiyle daha çok keyif almak lazım. Sonuçta bütçe belli, yönetmen belli oyuncular belli... Özellikle kendi kendimizi taşlamak yerine tadir edip türk oyuncularımızın ve yönetmenlerimizin motivasyonunu  arttırmamaz gerektiğini düşünüyorum.


PS: İzlenebilir bir film. En azından şöyle diyeyim İmmortals'dan kat be kat iyi:)

9 Ocak 2012 Pazartesi

Kadın Dedektif/Alexander McCell Smith

2011'i de geri bıraktık, çoğu insan gibi bende ne değişti ki şimdi diyenlerdenim.. Sanırım herkesin büyük bir heyecanla sarılacağı bir umuda ihitiyacı var. O yüzden gelen yeni yıla bunca anlamlar yüklüyoruz, sanki biri gelip sihirli bir değneği ile tüm hayatımızı değiştiriverecekmiş gibi... Ben herşeyin sende bittiğine inananlardanım, eğer sen hiçbir çaba göstermiyorsan olduğu gibi sayıyorsundur..


2012'nin ilk kitabı Kadın Dedektif'i huzurlarınıza takdim ederim:) Yazar sanırım çok fena bir Agatha hayranıymış..O kadar çok ilham almış ki neredeyse bire bir kopyasını yapacakmış. Kitap Afrika'da bir kadının dedektifik bürosunu kurmasıyla başlıyor. İçinde ufak ufak dedektiflik hikayeleri ile sizi çok sıkmamakla bereber ben çok da iç açıcı bulmadım diyebilirim. Okunacak kitap kalmayınca annemin kütüphanesine daldım ve elime bu denk geldi. Ama biraz araştırınca aslında bu kitap bir dedektiflik serisinin ilk kitabıymış. Ama ben devamını getirmeyi düşünmüyorum. Agatha severlerin belki ilgisini çekebilir, ama Agatha'dan sonra da pek haz alınır mı bilmiyorum:)

30 Aralık 2011 Cuma

2011 Kitapları

Daha önce aklımda vardı ama sevgili Serrose benden önce davranıp 2011'de okuduğu kitapların lisetesini yayınlamış bile.. Ne yazık ki ben onun kadar okuyamadım:(








Benimki işte böyle, hedeflediğim kadar olmasa da geçen yıldan çok ama çok iyi..

28 Aralık 2011 Çarşamba

2011 Bilançosu

Geçen yıl tam bu zamanlarda kendime 2011 için kendime hedefler belirledim. Bunun bana bir uçak yolculuğu sırasında bir beyefendiden yadigar kalma bir özellik olduğunu söylemeden edemeyeceğim. 2009 yılında tam bu zamanlarda yılbaşı öncesi bir uçuş yapım, niyetim kitabıma gömülmekken bu beyle sohbet etmeye başladık. Meslek, iş güç diyerek sohbet derinleşti. Sonra yeni yıl geliyor bu yıl için isteklerinden ziyede hedeflerin var mı dedi? O ana kadar hiç böyle bakmamıştım olaya. Herkesin yeni yıl için beklentileri olur ama bu beklentileri karşılamak için hedefleri olmaz. Hedef koymazsan varacağın yere ulaşman çok zor olur dedi. Nitekim haklıydı... 2010'a girerken hedeflerim kesin olmadığı için çoğu gerçekleşmedi... Bir nevi Secret diyebiliriz aslında, yani evrene iyi mesajlar gönderemedim:)






Şimdi gelelim ajandamın arkasına yazdığım 2011 için hedeflerime ve hangilerinin gerçekleştiğine..


1-) Araba satın almak.- Aldık hemde yılın ikinci yarısında satıp bir üst modeli ile yeniledik.
2-) Araba kullanmayı öğrenmek.- Öğrendim:) Ama tek başıma yola çıktığımda kayboluyorum; bütün İstanbul'u dolaşıyorum, Edirne'ye gitsem daha iyi:)
3-) Kilo vermek ve kilomu sabit tutmak- 9 kilo verdim ama sabit tutmaya gelince yazdan sonra 3 kilo aldım. Ama gerçekleştiğini söyleyebilirim:)
4-) İngilizceyi ilerletmek.- Bu konuda şansım yaver gitti, kursa gitmeyi düşünürken kurs ayağıma geldi.(Şirket sağ olsun)
5-) Denklik sınavını kazanmak.- Yurtdışında okuduğum için denklik belgem yoktu, sınavı ise çok zor. Ama kazandım ve hatta birinci oldum:)
6-) Araba satın almak için çekilen kredimizi hakkıyla ödemek ve bir miktar para birikimi yapmak.- Kredimizi ödedik ve hedeflediğim kadar olmasa da bir mikar biriktirebildim:)
7-) ALES'i kazanmak.- Sınavı geçtim fakat istediğim puanı alamadığım için yeniden gireceğim.
8-) Kendime eğlenebileceğim bir hobi edinmek.- Resim yapmaya ve blog yazmaya başladım:)
9-) Terfi almak.- Alamadım:(
10-) Yıl sonuna kadar her hafta bir kitap okumak.- Ne yazıkki 52 kitap okuyamadım, yıl sonunu  şu anda okuduğum kitabı da sayarsak 32 kitap ile bitiriyorum...


Yani diyeceğim o ki 2011 kendi adıma umut verici ve başarılı geçtiğini söyleyebilirim...Aslında herşey bir araç bence. Bu iş tamamen insanın kendi kendini motive etmesi ve kendine inanması ile alakalı.Yapılamayack hiçbir şey yoktur yeterki istediğimiz şeyi yürekten isteyelim...


O zaman diyorum ki tavana 100 bin $'lık banknot asmasam da benim SECRET'ım da bu sene için gerçek oldu:)


Darısı 2012'ye...

23 Aralık 2011 Cuma

Hikaye





Herkesin bir hikayesi var.
Ben de kendi hikayemi yazmaya çalışıyorum.
Ama düşünüyorum üniversiteye ilk başladığım o kızla bugünkü kız aynı kız mı?
Hayatımı ben yazıyorum.
Ama yazmak istediğdiğim bu muydu?
Bugün olmak istediğim yerde miyim?

O inatçı ve kesin kes kıstasları olan kızı arıyorum..
Bundan tam altı yıl önce gözümü karartıp bir sürü risk alıp  uzaklara gittim okumaya.
Bir oda arkadaşı seçtim, daha ilk haftada anlaşamayacağımı anladım.
Yırttım ortalığı bu kızla kalmam diye.
Gittim müdüre böyleyken böyle dedim dilimin döndüğünce.
Yine risk alıp ilk görüşte ; kültürünü, dilini bilmediğim bir yabancı ile kalmayı tercih ettim kendi dilimden konuşan biri yerine..
O zamanki cesaretimle haklı olduğumu birkaç yıl sonra anladım.
Beğenmediğim kız ne olduğu belirsiz yollarda iken ben güzel bir arkadaşlık yaşadım.
Şimdi bugün o günkü cesaretimi arıyorum.
Çalıştığım yerde ilerisi için önümü göremezken neden hala buradayım?

Of yine daraldım. Özellikle sevdiğim insanların ufak oyunları canımı daha da yakıyor.
Yoksa havanın böyle kasvetli olması mı beni bu kadar güçsüzleştiriyor:(

12 Aralık 2011 Pazartesi

Ölümsüzler/İmmortals






Bir pazar akşamı sıcacık evinizde otururken elektrikler kesilirse sonuç ne olur?
Önce tam bir yağ deposu olan KFC yenir, ardından da bir sinema...
Bu sefer filmi ben seçmedim, hep benim dediğim olacak değil ya:)
Ne yazıkki film benim için tam bir felaketti. Zaten aksiyon, korku vb. filmleri oldum olası sevmedim, bu bir de 3D olunca siz düşünün halimi. Filmin tek albenili yanı görsellik ama benim için o da berbattı. Konu ise tam bir hayal kırıklığı...300 Spartalı andırması. Ama yanından geçmediğini söyleyebilirim. Tam bir hayal kırıklığı! Tek çekici yanına  3D'sine aldanıp gitmeyi düşünenler varsa paranızı boşa harcamayın derim.



9 Aralık 2011 Cuma

Dedemin İnsanları!!!


Şimdi öncelikle bu film hakkında ne Çağan Irmak hakkında ne de Çetin Tekindor hakkında konuşmak istiyorum. Çoğu kişi ne yönetmeni ne de filmi beğenmiş. Ben filmi özellikle çok beğendim. Çünkü bu filmde anlatılanları benim ailem de yaşadı. Tek fark 1923 yılında değil de 1989'da olması. Evet bende bir göçmen çocuğuyum 1989'da sınırdışı edildiğimizde ben sadece üç yaşındaydım. Çok fazla hatırlamamakla birlikte nedense bütün acıtan şeyleri hatırlıyorum. Sınır dışı edildiğimizde annem öğretmen olduğundan dolayı yaz için çocuk kampındaydık. Teyzemler geldi ve bizi apar topar kamptan aldılar, annemin yol boyunca ağladığını hatırlıyorum. Sonra yeni aldıkları evde bir gün dahi oturamadan apar topar Bulgaristan'dan çıkarıldık. Günlerce Edirne (Kapıkule) sınırında bekledik. Nihayet geldiğimizde bir sürü akraba ile ufacık bir evde aylarca yaşadık.  Bir çikolata için ağladığımı bilirim... Annemin ve babamın bana alamadığı çikolata için ağladığını bilirim. Şimdi derler göçmenler çok çalışkandır diye, derler tabii çünkü bizim göçmenlerin hepsi yokluk gördü, hepsi belli başlı acılardan geçti. Aynı şey bizim için de geçerli Bulgaristan'da Türk olmak ve Türkiye'de Bulgar olmak. Hala bile bu düşünce değişmedi.. Bulgaristan göçmeniyim demek yeterli değil; onların gözünde Bulgarsın işte. Oysa sınırdışı edilmemizin tek sebebi dedemin bir Bulgar vatandaşına ona pis Türk dediği için küfür etmesiydi. İnsanlar önce birine Bulgar, Rum, Yunan, Gavur demeden önce tarihlerini araştımaları lazım. Bulgaristan 600 yıl boyunca Osmanlı'nın himayesinde kaldı. Balkan savaşlarından sonra bağımsızlığını kazandı. Şimdi orada yaşan herkese Bulgar diyebilir miyiz? Bağımsızlığını kazandıktan sonra aynen bu filmde olduğu gibi Bulgarlar Türklere zulm yapmaya başladılar. Bunu da en güzel anlatan Nejat İşlerin oynadığı Çalıntı Gözler'dir. Türkçe konuşmayı yasaklayıp, türk isimlerimize Bulgar ismi koydular, direnenleri kamplara topladılar.  Benim anneannem hala bilmez Bulgarca dilini. Zavallım 17 yaşında iken dedemden başkası ile nişanlıymış ama dedemin Türk Pasaport'u olduğunu duyunca nişanı atıp dedeme kaçmış. Kader işte hala gelemedi Türkiye'ye. Babaannemin babası gönüllü olarak çanakkale savaşında savaşmış. Şimdi kim bana diyebilir gavur yahut Bulgar? Bu film benim damarıma bastı, teknik konular beni ilgilendirmiyor helal olsun Çağan Irmak, helal olsun Çetin Tekindor...


6 Aralık 2011 Salı

Leyla/Alexandra CAVELIUS

Uzun zaman önce okumuştum Leyla'yı hazır eşim spora gitmişken  sıcacık tarçınlı yeşil çayımı aldım ve kitaplarıma göz atayım dedim. Bu kitap bende şu anda bile evimde sıcacık çayımı yudumlayabildiğim için ne kadar şanslı olduğumu hatırlatıyor. Bu kitap bana hayatın koşuşturmacasında ne kadar boş şeylere üzüldüğümüzü hatırlatıyor. Düşündürüyor, utandırıyor, acıtıyor ve hüngür hüngür ağlatıyor. Aranızda okuyup sevmeyenleriniz olabilir ama Leyla'nın yaşadıkları içime işledi benim. Öyle acı, öyle tarifsiz bir duygu ki bu hangi kelime ile anlatabileceğimi bulamıyorum bile. Biz insanlar nasıl böyle acımasız olabiliriz, nasıl başka bir insana bu derece vahşi olabiliriz? Okuduğum kitapların konularını çok fazla açıklamayı sevmiyorum amacım burada kitapların bana hisettirdiği duyguları aktarmak. Artık herkes heryerde de bulabilir zaten konu metnini. Ben daha bugün bile ne kadar boş şeylere kafa yorduğumu düşününce  kendimden utanasım geliyor. 
Kısacası Leyla acıdır, çok ağlatır ama okuyun acı olsa bile ruhunuza iyi gelecektir. Hayatın değerini, aldığınız nefesi, sevdiklerinizin yanında olduğunu ve sevdiğiniz şeyleri yapabildiğiniz için ne kadar şanslı olduğunuzu fark edeceksiniz.

29 Kasım 2011 Salı

Son Zamanlarda Ben...

Birkaç haftadır hiç kitap okuyamadım, malum yüksek yapıcam diye tutturdum sınava girmeye karar verdim ama iğrenç bir sınav geçirdim, sebebi değmez bir an mutluluğu diyelim. Zaten herhalde ya sınavların bana alerjileri var ya da benim sınavlara karşı alerjim var anlayamadım. Nedense artık sınav lafından nefret eder oldum. Yapmak istediklerim var ama sanırım hatayı önce kendimde aramalıyım çünkü yapmak istediklerime yeterince odaklanmıyorum. Ben çok çabuk pes edip; olumsuzluklar karşısında koruyucu zırhımı çok çabuk indiriyorum ve ben en çok kendi canımı kendim acıtıyorum.
Bu aralar keyfim de hiç yok.
Birçok sebebi var aslında bunun; kendimi ne kadar iyileştirmeye çalışsam da bir an geliyor sanki o acı hiç gitmemiş gibi.. Öyle ki en yakınınız bile sanki sizi hiç tanımamış gibi ve sizi canınızı en çok acıtan şeyle karşınızada dikiliveriyor. Boşuna değil yalnızlığı seçişim, belki de kendime kalkan yaptım bunu. Düşündüm ki belki böylece kimse canımı acıtamaz.. Bir süre, tamam uzun bir süre böyle idare ettim. Kendime bir dünya kurdum ve acı da gelse bana ben öyle mutluydum. Ama ne kadar koruyabilirsiniz ki kendinizi? Gün geliyor insan içine çıkmak zorunda kalıyorsunuz. Bu sanki bir yerde kapalı kaldıktan sonra ciğerlerinize fazla oksijen çekmek gibi... İnsanı sersemleten tökezlemesine sebep olan birşey...
Gerçeklerle yüzleşince sanırım kendi yarattığım dünyamı özledim.. Hele de sonbahar bunu bana daha çok hatırlatıyor...


PS: Sonbaharın bu son gününde Sweet November'ı izlemenizi tavsiye ederim. Fotoğraf filmden alıntıdır. Severek ve bıkmadan defalarca izleyeceğim yegane filmler arasında kendileri..

24 Kasım 2011 Perşembe

Öğretmenler Günü



 Bizleri yetiştiren bugünlere getiren anne babalarımızın dışında en çok emeği geçen kişiler öğretmenlerimizdir. Ne yazıkki hak ettikleri değeri yeterince göremeseler de bizim kalplerimizde hala en değerli varlıklar..
Büyüsek de iş güç sahibi olsak da sizleri unutmadık.
Başta Canım Annem olmak üzere bütün öğretmenlerimizin öğretmenler günü kutlu olsun..


21 Kasım 2011 Pazartesi

Beni Unutma

    Bu haftaki önerim kitaptan yana değil de filmlerden yana olacak. Nitekim şu aralar kitap okumak için vaktim pek kısıtlı. Sanırım herkes film izlemeyi kitap okumakdan daha çok sever:) Kış sezonu ile bizim de sinema sezonumuz açılmış durumda. Malesef ki Türkye'de sosyalleşmek adına çok az seçenek bulunuyor. Gerek maddi gerekse trafik sorunsalı bütün bunların ana nedeni olabiliyor. Ama film izlemek hem herkesin bütçesine uygun hem de artık hemen hemen bütün AVM'lerde sinema salonları mevcut.  Bu nedenle soğuk kış günlerinde tercih edilebilir bir alternatif olabilir.

      Beni Unutma 'nın konsunu çok fazla açıklamak istemiyorum ki konusunu söyledikten sonra filmi izlemeseniz de olur. Puanına bakılacak olursa çok fazla puan alan bir film olmamasına rağmen ben filmi sevdim. O kadar ki film bittiğinde hala gözyaşlarımı tutamıyordum. Aslında son zamanların çok gözde trendi olan dram, aşk ve biraz da yeşil çam melodilerini andıran klasik romantik türk filmlerinden. Yani giderken çok fazla beklentiye girmemek gerek. Biz genel itibari ile eşimle ikimizde hangi filme gideceğimize son anda karar verir ve konusuna hiç bakmayız ki daha heyecanlı olsun ve daha çok merak uyandırsın. Böyle yaparak  çok fazla beklentiye girmiyoruz ve sonucunda da hayal kırıklığına uğrama riski ortadan kalkıyor. Herşeyde de böyle değil midir zaten? Ne kadar az beklentiye girersek o kadar az hayal kırıklığına uğramış oluruz.. Son olarak kendi adıma filmeden keyif aldım, etkilendim ve en önemlisi empati kurdum. Çünkü hayat bu; hiç kimse bu benim başıma asla gelmez demesin.. Gelebilir ve birgün bir anda bütün hayatınız alt üst olabilir..

14 Kasım 2011 Pazartesi

Güllerin Duvağı/Laura FITZGERALD

Aslında bu kitabı bayram tatilinden önce bitirmiştim ama yorumlamak bu güne kısmetmiş. Tesadüfen annemde rastladığım  Güllerin Duvağı anlatımı itibari ile basit bir kitap aslında. Ama konusunu nedense sevdim. Bir bayanın özgürlük arayışı.. Yapı itibari ile özgürlüğüme çok düşkünümür. Öyle sıkıya; gittiğime giydiğime karışılmasından nefret ederim. Allahtan sevgili eşim bu tür konulara hiç girmez. Aklı başında bir bayan zaten nereye gideceğini, ne giyeceğini, kimlerle arkadaşlık etmesi gerektiğini zaten bilir. Ben şanslı bayanlar arasına giriyorum. Ama bu kitap ne yazıkki İran'da yaşan zavallı hemcislerimizin baskı altında nasıl zorluklarla karşılaştıklarını gözler önüne seriyor. Şeriat kanunları yüzünden sırf kadın oldukları için dışarı çıkmaları, flört etmeleri, gülmeleri herşey suç. İşte bu nedenle bu baskıdan sıkılan İran'lı Tamila'nın özgürlüğü için Amerika'ya gitmesiyle hikayesi başlıyor. Güllerin Duvağı basit chicklit tarzı kitaplar arasında olabilecek bir kitap ama ben konusunu gerçekten çok  sevdim. İran'a karşı yazılan cesaret isteyen bir kitap. Hangi kanun ya da hangi din insanın dilediği gibi yaşamasına engel koyabilir ki? Ben İslam'ın böyle bir yasaklama koyduğuna inanmıyorum. Bizim dinimiz hoşgörü dini; sana öneriler getirir ama asla bir zorlama dayatmaz. İstersen uygularsın istemezsen uygulamazsın ve uygulamadığının cezasını hiç bir kul veremez. Bunun cezasını kesecek kişi yalnızca Allah'tır. Ve din de yalnızca ve yalnızca Allah ve kul arasındadır... Bu konu ile ilgili aslında daha çok konuşabilirim ama herhangi bir tartışma konusu yaratmak istemiyorum. Bunlar sadece benim yorumlarım ve herkes istediği gibi düşünmekte ve yaşamakta özgür. İyi ki sevgili Mustafa Kemal Atatürk'ümüz Cumhuriyet'i kurdu ve iyi ki bir Cumhuriyet Ülkesiyiz... Biz gençlere düşen görev de Cumhuriyetimiz'e sahip çıkmak olmalıdır.  

11 Kasım 2011 Cuma

Hasta


Bayram tatilinde sen fink fink gez sonra da gel böyle hasta ol.. Ah acısı nası çıkıyo anlatamam, evde olmak yatağıma gömülmek ve mümkünse kimseyi görmemek duymamak istiyorum.. Üstüne birde hem alttan hem üstten 20'lik diş çıkması da eklenince burnumdan geldi bu tatil benim. Şu an iş yerinde  pc başında görünsem de ben bu dünyada değilim. Biri allah rızası için beni eve göndersin ve şu diş ağrılarımı geçirsin. Yanağımı hissetmemekle birlikte beynim zonkluyo resmen ya... Dilek perisi neredesin?

10 Kasım 2011 Perşembe

İzindeyiz ATA'M!!!


Bugün hepimize düşen ortak görev; ulusal değerlere, bilince, Cumhuriyet'e sahip çıkmak, Çanakkale'yi, Kurtuluş Savaşı'nı kazanan  ruhu korumak ve bu bilinci gelecek kuşaklara aktarmaktır. Türk Ulusu dili, kültürü, tarihi ve saygın kimliğiyle aydınlık yarınlara el ele güçlü biçimde yürüyecektir.
Sizler, yani yeni Türkiye'nin genç evlatları! Yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz... Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla ve asla yorulmazlar. Türk Gençliği gayeye, bizim yüksek idealimize durmadan, yorulmadan yürüyecektir.

4 Kasım 2011 Cuma

Kış Bahçesi/Kristın HANNAH


Süper.Süper.Süper. Tek kelime ile harika bir kitaptı..Bittiğinde sanki rüyadaydım da rüyadan uyanmışım gibi afalladım. Öyle merakla, öyle ilgiyle okudum ki bitmesini istemediğim sayısı az olan kitaplarımın arasına girmeyi başarıdı. Bu Krisitin okuyucuyu kendisine bağlamayı kesinlikle biliyor. Bir önceki kitabı Ateş Böceği Yolu'da çok güzeldi. Ama bu öyle derin etkilediki beni, nasıl anlatılır hiç bilmiyorum.
Bu hikeye beni yer yer güldürdü, yer yer ağlattı ama en çok da düşündürdü. İki kız ve bir anne ve çok gözde bir baba...Güzel bir aşk.. Peki kitap nasıl devam ediyor? Sonunu kesinle tahmin edemediğiniz, güzel bir kurgu..
Hiç sevmem tabaklarda yarım bırakılan yiyecekleri, hiç sevmem gereksiz şımarıklıkları. Ama artık daha da dikkatli olacağım bir şeyi yemeyip bırakırken. Daha dikkatli olacağım insanlara ve sevdiklerime karşı. Çünkü onlar bugün yanımızda ama yarın sabah kalktığımızda yanımızda olmayabilirler de. Sevdiğim insana daha sıkı sarılacağım, daha çok sevgimi göstereceğim. Bu kitap öyle bir kitap ki, bana ne kadar şanslı olduğumu ve hayatın ne kadar  kısa olduğunu yüzüme tokat gibi çarptı.. Okudum, okudukça içim titredi ve hiç bitsin istemedim.
 Bu güzel sonbahar da hazır bayram için tatil  yaklaşırken alın bu kitabı ve kendinizi kaybedin. İçinizin ısınacağına ve huzurlu bir yolculuğa çıkacağınızı söyleyebilirim.

Bayramda buralarda olamayacağımdan şimdiden herkesin bayramını en içten dileklerimle kutlarım.
Sevdiklerinizle sıcacık bir bayram geçirmeniz dileğiyle..


1 Kasım 2011 Salı

Ölüm Üstadı/Arıana FRANKLIN

Son zamanlarda soluk soluğa okuduğum ve hikayenin bitmesini istemediğim bir kitaptı.. Genelde bu tarz kitaplar çok nadiren okurum ama bundan önce okuduğum sıkıcı kitapların etkisinden sıyrılıp beni heyecanlandırması gereken bir kitap arayışına girmiştim. Annemde eski kitaplığıma göz atarken son zamanlarda annemin tarzının da değiştini fark ederek bu kitap gözüme çarptı. İlk başta kitabın kapağına aldanıp gelirim ve çok kanlı bir korku romanı olduğunu düşünmüştüm. Ama tam tersi sevdiğim polisiye tarzı ve hikayenin  gerçek hayattan uyarlanması da heyecanımın artmasına sebep oldu. Hikaye 1170'li yıllarda üç küçük çocuğun kaçırılması ve daha sonra korkunç bir şekilde ölü bulunmalarıyla başlıyor.. Halk ve dindar hristiyan rahipleri tarafından Yahudiler suçlu olarak ilan edilir. Bu nedenle Yahudiler bir kaleye hapsedilir. Fakat Yahudiler kalede olduğuna göre ve ilk çocuktan sonra iki tane daha ölü çocuk bulduklarına göre gerçek katil acaba kimdi? Kral 2. Henry ise Yahudileri büyük gelir kaynağı olarak gördüğünden ve kalede olduklarından dolayı gerekli finansmanı kesilir. Bu nedenle  olay yerine cinayetleri çözmesi için  uzman bir ekip gönderir.. Ve heyecan başlar:)
Bir kaç aydır okuduğum ve beni heyecanlandıran hoş bir kitaptı..

PS: Demekki neymiş annemin tarzını değiştirmesinin bir sebebi varmiş:)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...