Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mart 2013 Cuma

ZİNCİRSİZ/ DJANGO

 
Bu film için off off diyorum. Bu yıl izlediğim en güzel filmlerden olur kendisi. Önceleri eyvah Quentin Tarantino yönetmenliğini yapmış kesin ben izleyemem dedim ama öyle olmadı. Filmin sonuna kadar heyecanla izledim, hatta keşke ara olmasaydı bile dedim.
Tipik bir intikam filmi gibi görünse de tarihten de alıntılar yapmayı ihmal etmemiş Tarantino. Öyle ki özellikle Candyland'daki görüntüler aklıma geldikçe hala tüylerim diken diken oluyor. Müziklerini de ayrıca beğendim, sahnelere cuk oturmuş.
Oyuncular içinse tek kelime ile hepsi harikaydı. Ama bu filmde benim kahramanım Doktor Shultz yani Christoph Waltz'dı. Adam hem komik, hem de bir nevi ölüm makinesi gibiydi...Tabii Leonardo Di Caprio'yu da es geçmemek lazım adam yıllar geçse bile yakışıklılığını hala koruyor:) Oyunculuğuna ise söyleyecek söz bulamıyorum. Kısacası bu filmi izleyin derim, tabii fışkıran kanlara, et parçalarına dayanabiliyorsanız. (Söylemesi benden:))

7 Mart 2013 Perşembe

Pİ'NİN YAŞAMI/ LİFE OF Pİ

Özüme dönmem gerek. Daha hayatı ne kadar boşverebilirim ki! Karar verdim artık bekletmeden yazmak itiyorum. Okuyamasam da bu aralar sizi sinemaya boğabilirim...
Tabii bu filmi uzun zaman oldu izleyeli. Belki çoğunuz izlemiş de olabilirsiniz ama ben hem unutmamak için hem de izlemeyenlerinize fikir olabilir diye düşündüm.

Film adı üstünde Pi adında Hintli bir çocuğun hikayesini anlatmakta. Yine ben kitap sevdalısı olarak geçinmeme rağmen bu filmin de kitaptan uyarlandığını filmini izledikten sonra öğrendim. Bu bana senaristlerimizin hayal güçlerine ne oldu acaba dedirttiriyor. Yine de filmi izlerken uçsuz bucaksız bir hayal gücünün karşısında şaşkınlığımı gizleyemedim. Ama bence bunu kitabın yazarına borçluyuz!
Filmiyle aynı ismi taşıyan kitabın yazarı Yann Martel "Pi'nin Yaşamı" sayesinde 2002' de Mann Broker ödülünü kazanmış. Ayrıca başbakanına dört yıl boyunca hergün kitap göndermekle ayrı da bir üne sahipmiş.

 Bunu da şu sözleriyle açıklıyor:
“Kimin ne okuduğu, kitap okuyup okumadığı kendi bileceği iş. Sıradan insanların ne yaptığı beni ilgilendirmiyor, insanlara nasıl yaşayacaklarını söylemek bana düşmez ama benim üzerimde söz hakkı olan insanlar söz konusu olunca durum farklı. Onların okumalarını istiyorum çünkü sınırlı, vasat hayalleri birgün benim kabuslarıma dönüşebilir” Sizce de haklı değil mi?

Film için; çoğu sahne de yok artık desem de insanın zorluklar karşısında ne denli güçlü durabileceğini çok güzel anlatıyor. Sadece vahşi kaplan Richard Parker'ı izlemek bile keyifliydi...

 

15 Kasım 2012 Perşembe

A Moment To Remember

 Özcan Deniz'in şu çok konuşulan meşhur Evim Sensin filmini geçen haftalarda kardeşim tavsiye etmişti. Al kocanı da gidin biraz romantizm yaşayın dedi. Çoluk çocuğa da maskara oluyoruz ya neyse... Romantizm kim biz kim, filme gitmeye karar verdik de yalnız önce Praktiker'e uğrayalım dedim alacak bir kaç eksik var diye. Sonra ben Praktiker'de bizim ürettiğimiz ürünleri gördüm böyle yırtık pırtık poşetlerde bir üzüldüm bir üzüldüm başladım hepsini fotoğraf çekmeye. Tabii ben dalmışım fotoğraf çekmeye bu esnada da filmi kaçırdık. Benim koca sağ olsun demediğini bırakmadı. Bir daha istesen de gitmeyiz dedi. Herşey de bir hayır varmış işte. Benim bir şeyde aklım kalmaya görsün illa yapmam lazım onu. Biraz araştırdıktan sonra Özcan Deniz'in aslında bu filmi telif hakkı ödeyerek a Moment To Remember'dan copy paste yapmış olduğunu öğrendim. Bu filmi de Cumartesi akşamı oturduk izledik. Aslında meğersem ben bunu daha önce de izlemişim.
Hem de burada http://tullyslittleworld.blogspot.com/2011/11/beni-unutma.html yorumunu bile yapmışım. Farklı karakterler, farklı bi zaman dilmi ama benzer hikayeler ve aynı acıtasyon...
 
A Moment To Remember 2004 Güney Kore yapımı. Aslında hem Beni Unutma'nın hem de Evim Sensin'in çıkışı noktası ve orjinal versiyonu diyebiliriz... Romantik ama Alzheimer'ın acı gerçekleri ile tanıştıran bir film. Türk versiyonlarında ise ekstra olarak bolca acıtasyon ve duygu sömürüleri görülebilir... Oysa ben Beni Unutmayı izlediğimde çok beğenmiştim, oradaki hastalık Alzheimer olmasa bile çekim sahneleri neredeyse birebir aynı. En azından Özcan Deniz telif hakkı ödemiş. Bu da büyük birşey sonuçta. Bir arkadaşımdan Evim Sensin'deki farkı da öğrendiğime göre aynı filmi üçüncü defa izlemeye gerek duymuyorum. İzleyecek olanlar varsa öncelikle bu filmi izlesinler. Bizim Türk filmleri nasılsa bir sene sonra Tv'ye düşüyor.
 
Fotoğraflar:http://www.tumblr.com/tagged/a-moment-to-remember?before=1338276781


23 Ekim 2012 Salı

UZUN HİKAYE

 
Böyle başlıyor film; tren yolculuğu ile başlayıp tren yolculuğu ile sonlanıyor...
 
 Nedendir bilmem kökenlerimi hatırlatan filmlere karşı daha bir sempati duyuyorum. O yüzden bu film için muhteşemdi diyebilirim. Öncelikle hangimizin ailesinde bu yandaki fotoğraf gibi siyah beyaz anılar yok ki... Annemin sahip olduğu bir torba dolusu siyah-beyaz fotoğraflar bana sanki asırlıkmış gibi gelir. Yılların fotoğrafları eskittiği ama anıları eskitemediği hikayelerle doludur o torba. Filmi izlerken de böyle hissettim. Geçmişi hatırlatması ayrı bir güzel, film ayrı bir güzeldi. Film aslında Mustafa Kutlu'nın yazdığı kitabın hikayesiymiş. Tabii filmi izledikten sonra öğrendim bunu, o yüzden filmle kitap birebir aynı mı ya da kitabın mı filmin daha iyi olduğunu söyleyemeyeceğim. Ama kitabını da merak etmedim desem yalan olur. Filmi bu kadar iyiyse eminim kitap daha da şahanedir.
 
Kenan İzmirzalıoğlu'nun oynadığı Bulgaryalı Ali'nin hikayesini küçük oğlu Mustafa'nın ağzından dinlemek çok keyifliydi. Bu filmde adama aşık oldum da diyebilirim. Böyle saçlarının hafif kırlaşmış hali çok yakışmış. O hep bu şekilde kalsın ve bana bakarak yandan yandan hep gülümsesin... Kenan İmirzalıoğlu'nu böyle kapı gibi adam şeklinde izledikten sonra Gay olduğu iddialarına insanın inanası gelmiyor.
Tuğçe Kazaz'ın ise daha önce oyunculuk yapıp yapmadığı hakkında bir fikrim yok ama bence role oturmuş. Kısacası konu güzel, oyuncular güzel, film ayrı bir güzel...
 
Genel itibari ile okuduğum ve izlediğim filmlerin konularına çok girmiyorum. Sanki burada ben anlatınca büyüsü kaçacakmış gibi geliyor. Zaten konusunu öğrenmek isteyen herkes artık bir tıkla bütün bilgilere ulaşabilir. Ama çok hoştu, sadece müziklerini dinlemek için bile gidilebilir.
 

25 Eylül 2012 Salı

ARAF


Eylül'ün gelmesiyle yavaş yavaş bizim için de film sezonu açılmış oldu.  Sezonun ilk açılışını bir Türk Filmiyle yapalım dedik ama Araf beni hayal kırıklığına uğrattı. Oysaki Venedik Film Festivaline katılmış olması beni çok heyecanlandırmıştı...

Konu olarak bildiğimiz sıradan ''Türk Filmi''. Sevgilisi olan kız gider koca adama aşık olur , ondan hamile kalır filan... Bizim oralarda buna da ''Kız aklı kaz aklı'' diye bir tabirde bulunulur. Filmin kamera çekimlerine, görsel sunumlarına hayran kaldım orası ayrı da izlemek isteyen olursa yazık boşuna paranızı harcamayın.

Kısacası hiç beğenmedim.
Zaten film esnasında millet o kadar sıkıldı ki en sonunda eşimle ben ve bir başka çift kaldı koskoca salonda.

21 Eylül 2012 Cuma

3 İDİOTS

Aslında biraz oldu bu filmi izleyeli ama hava böyle kasvetliyken ve Cuma akşamı için herhangi bir planı olmayanlar için güzel bir alternatif olabilir diye düşündüm.  Uzun zamandır keyifle izlediğim yegane filmdir kendisi. Aslında Bollywood filmleri genelde eğlenceli olur ama bunda hem eğlence hem de güzel mesajlar var. İletmek istediği mesajı o kadar güzel anlatıyor ki filmde, izlerken kendinizden geçmemeniz mümkün değil.

Üç farklı genç Hindistan'ın en ünlü mühendislik okuluna kabul edilir ve hikaye de böylelikle başlar. Arkadaşlığa, dostluğa, aşka ve iş dünyasına dair o kadar güzel mesajlar verir ki ister istemez aynayı  kendinize çevirerek kendinizle yüzleşmek zorunda kalırsınız. Para mı, aşk mı? Kariyer mi, arkadaşlık mı? Bu soruların cevaplarını o kadar güzel anlatıyor ki film, izlemeye doyamadım desem yeridir.



 Mükemmeli yakalamak için çalışırsan başarı zaten seninle olur. Ol iz well!!!

17 Mayıs 2012 Perşembe

We Want Sex!/ KADININ FENDİ

Dün akşam eşim  geç geleceğinden atıştırmalık bişeyler hazırlayıp uzun zamandir yapmadiğim bişeyi yaparak TV karşısına geçim belki de kumandanın gücünün bende olduğunu bilmek hoşuma gitti:))  Televizyonu açtığımda denk geldim bu filme, şimdiye kadar nasıl duymadığıma şaşırdım. Hic bilmediğim ve daha önce hiç duymadığım bir konu ile karşılaştım.
Kısaca film; 1968 yılında Londra yakınlarındaki Dagenham Ford fabrikasında çalışan 187 kadının erkeklerle aynı ücreti alabilmek için grev yapmalarını anlatıyor diyebiliriz. 2. Dünya savaşından dönen erkeklerin geri döndüklerinde bıraktıkları işlerde kadınların calıştığını ve bu işleri de hakkıyla yaptıklarını görmek erkekler açısından sarsıcı olmuş olmasına da günümüz kadınlarının kendi ayaklari üstünde durmalarının sebebi olmuş bir nevi... Bu kadınların o zaman yapmış oldukları grev ve ayaklanmalar sayesinde şu anda sahip olduğumuz çalışma koşullarında erkekler ile kadınların eşit haklara sahip olmak için hak kaznılmasını izlemek beni çok gururlandırdı.
Ayrıca filmin kadınların gündelik sorunlarını, travmalarını, hayallerini ve erkek egemen toplumla başa çıkma yöntemlerini cok guzel anlatması da bu kadınlara karşı ayrı bir sempati duymamı sağladı. 
Bir Endüstri mühendisi olarak filmde kısmen de olsa meşhur Ford'un fabrikasını doğuya taşımasını ve geçmişte yapmış olduğu sömürüsünü duymak ise beni ayrıca çok şaşırttı. Meşhur firmaların üretim sistemlerinin üniversitelerde ders olarak işletilmesi ve günmüz fabrikalarına uygulanması ve geçmişinin böyle olmasını görmek... Kendi açımdan söyleyebilirim ki benim için biraz sarsıcı oldu. 

30 Nisan 2012 Pazartesi

Duyguların Rengi/ Kathryn STOCKETT

Ah ne güzel kitaptı bir bilseniz, tadına doyamadım okurken... 23 Nisan tatilinde bir solukta okudum. Hem çok eğlendim, hem de yer yer çok duygulandım.  Yazarın ilk kitabı olmasına rağmen bence çok başarılı. Bu belki de cesur bir konu seçtiği için de olabilir.  60'lı yılların Amerikasın'da ırçılık, siyah ve bayaz ayrımı... Gerçi 60'lı yıllarda olmamıza gerek yok bu konu günümüzde de hala devam etmekte olduğuna inanıyorum. Gözlerimle gördüğüm için çok rahat söyleyebilirim.  2008 yazında  ben Amerika Alabama'da bir otelin çocuk klübünde çalışmaktayım, kendim esmerceyim ama o yaz okyanusun dibinde olduğumdan daha da esmerleşmişim. Bir gün çocuklarla havuzun etrafında toplanmış boyama yapıyoruz, kenarda da karaca bir meksikalı (zenci bile değil) çimleri biçiyor. Yanımda duran kızın annesi geldi ve bu senin kocan mı diye sordu:) Rahatsız olmuş hanımefendi ve kocam olmadığını öğrenince birilerine daha sonra çimleri biçmesi için şikayet etmeye gitti.  Koskoca yazda otele sadece ve sadece iki tane zenci aile geldi. Tabii o zaman ben bilmiyorum Amerika'nın en ırkçı bölgesine gittiğimi:))  Ama genel olarak Amerikalı'lar koyu tenli insanlara ikinci sınıf muamelesi yapıyorlar orası ayrı. Kitap bana iyisiyle kötüsüyle hem o yazı hatırlattı hem de 60'lı yıllara götürdü. 

Kitap biter bitmez de haftasonum çok yoğun geçmesine rağmen oturdum geceyarısı da olsa filmini izledim. Belki uykusuz olduğumdan belki de kitaptan aldığım hazzı filmde bulamadığımdan filmini beğenmedim. Imdb'de 8 puan almış olmasına da şaşırdım, sanırım yanlış bir zamanlama seçtim filmi izlemek için:)))




Neyse  uzun lafın kısası kitap süper, film bence fiyasko:))

Şarkı söylemek bir renk olsaydı o renk çikolatanın rengi olurdu. Syf/ 91

Neredeyse bir aylık mmaş kadar eden bu ayakkabıları annem almıştı. O zaman bunun ne kadar utanç verici olduğunu anladım ve utancın rengini fark ettim. Utancın rengi her zaman düşündüğüm gibi siyah değildi. Annenizin ödemek için bütün gece ütü yaptığı, yeni alınmış beyaz bir üniforma rengindeydi. Üzaerinde çamur ve benekler olmayan bir beyaz. Syf/ 198

Biz sadece iki insanız. Bizi ayıran çok fazla şey yok. Benim sandığım kadar farklı değiliz. Syf/ 537

''21.03.2012 tarihinde kitaplarım kargoyla geldiğinde bu kitabın üstüne şöyle yazmışım: Bu kitapların kargoyla gelmesini nasıl dört gözle bekledim anlatamam. Bugünkü duygumun adı heyecan ve heyecanın rengi de kesinlikle tozpembe olmalı... Tıpkı baharda tomurcuklanan çiçek gibi ve  çiçeklenmeyi bekleyen tomurcuk gibi... ''

17 Şubat 2012 Cuma

Fetih 1453


   Merakla beklenen, çok konuşulan filmi ilk gösterim gününde dün akşam gidip izledik. Öncesinde arkadaşlarımdan ya ne beklentin var boşuna gitme nidalarına rağmen gitmekte ısrar ettik. Gidip kendi gözlerimle izleyip yorumlamam gerekirdi. Fikir sahibi olmadan fikir sahibi olan insanlardan olmazdım değil mi? Filmin sadece ve çok konuşulan tek iyi tarafı diyebileceğim savaş sahneleriydi. Evet belli bir emek ve para harcandığı kesin. Ama filmde senaryo ve kurgudan eser yok, ilk yarıyı resmen uyuyarak izledik. Yönetmenlik vasat. Türk halkı bu kadar cahil mi ? Resmen aptal yerine konulduğumu hissettim. Ve dikkatlice izlediğinizde göze çarpan bir sürü tam da türk işi olmuş diyeceğiniz sahneler var. Al zamanın Malkoçoğlunu koy 1453'e. Şimdi öncelikle söylemek istediğim madem profesyonel bir film yapıyorsun ya allah aşkına Roma'da, Vatikan'da neden türkçe konuşuluyor? Hürrem'in dizisi bile bu konuda daha profesyonelce... Hadi madem türkçe konuşuyorsun o zamanda böyle akıcı türkçe mi konuşuluyordu? Benim babaannem bile hala aksanlı konuşur. Hiç kimsede nedense Osmanlı aksanına rastlayamdım... Sonra yine 1400'lü yıllarda çatal bıçak mı kullanılıyor? Kadınlarla gönül eğlendiriken kadınlar bikini mi giyiyor? Tamam çıplaklık koymayacaksın ama bari peştemal filan yap, resmen süslü püslü bikini giygirmişler kadınlara.
   Ayrıca bence bütün konuyu anlatmak yerine oradan bir iki haftayı anlatan bir kesit sunsalarmış ve onun üstüne yoğunlaşılsaymış kesinlikle çok daha iyi bir iş çıkarmış diye düşünüyorum. Bütün konuyu anlatmaya kalkınca hem sıkıcı olmuş hem de çok belgesel vari durmuş... Ama böyle de belgesel hiç görmedim yani:) Biraz dönemi anlatan bir kaç tane kitap filan okusaymışınız... Sonra neden hiç tanıdığımız ve oyunculuklarına güvediğimiz oyunculardan yok? Ve neden daha çok Ulubatlı Hasan'ı  gördük? Tamam Ulubatlı Hasan'ı oynayan İbrahim Çelikkol iyiydi iyi olmasına da, önceliğin verilmesi gereken kişi o değildi. En sonu ise yine çok komikti Ulubatlı Hasan ölüyor ve sevdiceği arkasından karnını tutuyor böyle de acıtasyon anca bizlere özgü olur:) Açıkçası hayal kırıklığına uğradım, fragmanlarında izlediğiğimden herhangi bir ekstrası yok. Ha ben şimdi bu kadar eleştiri yaptım ya, benim beğenmememe nazaran bir sürü insan da salonda alkış tuttu...  Buna ne demeli?

15 Şubat 2012 Çarşamba

Marilyn ile Bir Hafta

Hiç sarışın olmadım olamam da ama bu kadın bende sarışın olma isteği uyandırıyor. Nası duru bir ten, nasıl bir güzellik anlamadım gitti. Biz insansak onun ne olduğunu biri bana lütfen anlatsın. Nitekim filmi sevgili eşimin seçmesinden de anlamam  lazımdı değil mi:) Bu filmi neden izlersiniz? Bu film sadece Marilyn'i görmek, tanımak acaba gerçekten benziyor mu diye gidilecek bir film olabilir. Ama izledikten sonra içinize dokunan bir sürü ayrıntıyla tanışıyorsunuz. Hayatından kesitler sunan; girdiği bunlımları, mızmızlanmalarını ufacıkta olsa bize gösteren bir film olmuş. Kendimce tek kusurlu tarafı koskoca Merilyn'i bir haftaya sığdırmaları olmuş. Keşke hayatından daha çok bölümler izleyebilseydim demeden edemedim. Mesela  Kennedy'i de biraz filme katabilirlermiş, ya da ölüm sebebini filan... Ben hala meraktayım çünkü:( Neyse ben yine de filmi izlerken daldım gittim resmen... Ben gönlümü hayalimde düşündüğüm Marilyn'e mi yoksa Michelle Williams'a mı kaptırdığımı düşüne dururken  Michelle'in  bu role şıp diye oturduğunu gördüm. Yönetmenlik konusundan pek anladığım söynemez ama Simon Curtis'in ilk film deneyimiymiş. Bence gayet başarılı bir iş çıkarmış Simoncuk. Sadece Marilyn'i bize tekrar hatırlattığı için bile alkışı hak ediyor doğrusu...


18 Ocak 2012 Çarşamba

Sherlock Holmes: A Game of Shadows


Ah o ne güzel bir filmdi öyle ya.  İzlemeye doyamadım desem yeridir... Geçen yıl ilkini sinemada izlemeye fırsat bulamayan ben bunu kaçıramazdım. Geç olsada muradıma erdim:) Jude Law'dan ziyade Robert Downey Jr'ye bittim, harikaydı bence. Ayrıca Ejderha Dövmeli Kız'ın İsveç yapımı filminde oynayan Noomi Rapace, yani bildiğimiz Lisbeth Salender beni bu filmde oldukça şaşırttı diyebilirim.  Böyle değişik rollerde karşıma çıkan oyunculara bayılıyorum. Hatun hakkını vermiş. Ve şunu da söylemeden edemeyeceğim Ejderha Dövmeli Kız'ın zaten İsveçliler tarafından yapılmış bir filmi var, hatta bütün millenium serisinin var. Amerikalı'ların neden ikinci bir film yapma gereği duyduklarını anlamadım. Bu konuda biz daha iyiyiz imajını vermek istiyorlarsa bence  fena halde çuvalladılar. Tamam film çekmede iyisiniz, yeterince teknolojik güçleriniz var, maddi imkanlarınız da var ama artık yaratıcılık bitmiş  demek oluyor bu. Hele ki hem okuyucu olarak hem de izleyici olarak bu bende fena halde antipati oluşturdu.  Ayrıca kitaplarını okuduğum ve daha sonra sinemaya uyarlanan filmleri genelde beğenmememe rağmen İsveçliler gayet de iyiydi Millenium Serisinde...


Hollywood yapımı desemde bence ÇAKMA olanı belki sinemaya gidip izlemem ama aradaki farkı görmek amacıyla DVD'sini bulursam izleyeceğim.


Sherlock Holmes içinse  çok fazla ayrıntıya gerek yok izleyin, izleyin ve yine izleyin diyorum:) Son zamanlarda izlediğim en eğlenceli filmdi...

11 Ocak 2012 Çarşamba

Labirent

Labirent son zamanlarda Türkiye'de çıkan aksiyon ve polisiye filmlerinden en iyisi diyebilirim. Yine de bu konuda hala Amerika'lıların eline su dökemeyiz. Kabul etmek lazım onlar bu konuda çok ama çok iyiler. Labirent için de kötünün iyisi diyelim hadi biz:)  Filmin konusuna gelince; İstanbul'da büyük bir eylem hazırlığındaki terosist  grubu ortaya çıkartıp engellemeye çalışan istihbarat görevlilerinin öyküsünü anlatan bir polisiye filmi. Oyuncular iyi ama özellikle Meltem Cumbul'u böyle bir rolde görmek beni şaşırttı ama rolün de hakkını vermiş hatun yani:) Timuçin Esen'e ise sözüm yok, oyuncuların hepsi kendilerinden üstün bir performansla filmin hakkını vermişler. Büyük bir beklentiye girip hayal kırıklığına uğramak yerine az beklentiyle daha çok keyif almak lazım. Sonuçta bütçe belli, yönetmen belli oyuncular belli... Özellikle kendi kendimizi taşlamak yerine tadir edip türk oyuncularımızın ve yönetmenlerimizin motivasyonunu  arttırmamaz gerektiğini düşünüyorum.


PS: İzlenebilir bir film. En azından şöyle diyeyim İmmortals'dan kat be kat iyi:)

12 Aralık 2011 Pazartesi

Ölümsüzler/İmmortals






Bir pazar akşamı sıcacık evinizde otururken elektrikler kesilirse sonuç ne olur?
Önce tam bir yağ deposu olan KFC yenir, ardından da bir sinema...
Bu sefer filmi ben seçmedim, hep benim dediğim olacak değil ya:)
Ne yazıkki film benim için tam bir felaketti. Zaten aksiyon, korku vb. filmleri oldum olası sevmedim, bu bir de 3D olunca siz düşünün halimi. Filmin tek albenili yanı görsellik ama benim için o da berbattı. Konu ise tam bir hayal kırıklığı...300 Spartalı andırması. Ama yanından geçmediğini söyleyebilirim. Tam bir hayal kırıklığı! Tek çekici yanına  3D'sine aldanıp gitmeyi düşünenler varsa paranızı boşa harcamayın derim.



9 Aralık 2011 Cuma

Dedemin İnsanları!!!


Şimdi öncelikle bu film hakkında ne Çağan Irmak hakkında ne de Çetin Tekindor hakkında konuşmak istiyorum. Çoğu kişi ne yönetmeni ne de filmi beğenmiş. Ben filmi özellikle çok beğendim. Çünkü bu filmde anlatılanları benim ailem de yaşadı. Tek fark 1923 yılında değil de 1989'da olması. Evet bende bir göçmen çocuğuyum 1989'da sınırdışı edildiğimizde ben sadece üç yaşındaydım. Çok fazla hatırlamamakla birlikte nedense bütün acıtan şeyleri hatırlıyorum. Sınır dışı edildiğimizde annem öğretmen olduğundan dolayı yaz için çocuk kampındaydık. Teyzemler geldi ve bizi apar topar kamptan aldılar, annemin yol boyunca ağladığını hatırlıyorum. Sonra yeni aldıkları evde bir gün dahi oturamadan apar topar Bulgaristan'dan çıkarıldık. Günlerce Edirne (Kapıkule) sınırında bekledik. Nihayet geldiğimizde bir sürü akraba ile ufacık bir evde aylarca yaşadık.  Bir çikolata için ağladığımı bilirim... Annemin ve babamın bana alamadığı çikolata için ağladığını bilirim. Şimdi derler göçmenler çok çalışkandır diye, derler tabii çünkü bizim göçmenlerin hepsi yokluk gördü, hepsi belli başlı acılardan geçti. Aynı şey bizim için de geçerli Bulgaristan'da Türk olmak ve Türkiye'de Bulgar olmak. Hala bile bu düşünce değişmedi.. Bulgaristan göçmeniyim demek yeterli değil; onların gözünde Bulgarsın işte. Oysa sınırdışı edilmemizin tek sebebi dedemin bir Bulgar vatandaşına ona pis Türk dediği için küfür etmesiydi. İnsanlar önce birine Bulgar, Rum, Yunan, Gavur demeden önce tarihlerini araştımaları lazım. Bulgaristan 600 yıl boyunca Osmanlı'nın himayesinde kaldı. Balkan savaşlarından sonra bağımsızlığını kazandı. Şimdi orada yaşan herkese Bulgar diyebilir miyiz? Bağımsızlığını kazandıktan sonra aynen bu filmde olduğu gibi Bulgarlar Türklere zulm yapmaya başladılar. Bunu da en güzel anlatan Nejat İşlerin oynadığı Çalıntı Gözler'dir. Türkçe konuşmayı yasaklayıp, türk isimlerimize Bulgar ismi koydular, direnenleri kamplara topladılar.  Benim anneannem hala bilmez Bulgarca dilini. Zavallım 17 yaşında iken dedemden başkası ile nişanlıymış ama dedemin Türk Pasaport'u olduğunu duyunca nişanı atıp dedeme kaçmış. Kader işte hala gelemedi Türkiye'ye. Babaannemin babası gönüllü olarak çanakkale savaşında savaşmış. Şimdi kim bana diyebilir gavur yahut Bulgar? Bu film benim damarıma bastı, teknik konular beni ilgilendirmiyor helal olsun Çağan Irmak, helal olsun Çetin Tekindor...


21 Kasım 2011 Pazartesi

Beni Unutma

    Bu haftaki önerim kitaptan yana değil de filmlerden yana olacak. Nitekim şu aralar kitap okumak için vaktim pek kısıtlı. Sanırım herkes film izlemeyi kitap okumakdan daha çok sever:) Kış sezonu ile bizim de sinema sezonumuz açılmış durumda. Malesef ki Türkye'de sosyalleşmek adına çok az seçenek bulunuyor. Gerek maddi gerekse trafik sorunsalı bütün bunların ana nedeni olabiliyor. Ama film izlemek hem herkesin bütçesine uygun hem de artık hemen hemen bütün AVM'lerde sinema salonları mevcut.  Bu nedenle soğuk kış günlerinde tercih edilebilir bir alternatif olabilir.

      Beni Unutma 'nın konsunu çok fazla açıklamak istemiyorum ki konusunu söyledikten sonra filmi izlemeseniz de olur. Puanına bakılacak olursa çok fazla puan alan bir film olmamasına rağmen ben filmi sevdim. O kadar ki film bittiğinde hala gözyaşlarımı tutamıyordum. Aslında son zamanların çok gözde trendi olan dram, aşk ve biraz da yeşil çam melodilerini andıran klasik romantik türk filmlerinden. Yani giderken çok fazla beklentiye girmemek gerek. Biz genel itibari ile eşimle ikimizde hangi filme gideceğimize son anda karar verir ve konusuna hiç bakmayız ki daha heyecanlı olsun ve daha çok merak uyandırsın. Böyle yaparak  çok fazla beklentiye girmiyoruz ve sonucunda da hayal kırıklığına uğrama riski ortadan kalkıyor. Herşeyde de böyle değil midir zaten? Ne kadar az beklentiye girersek o kadar az hayal kırıklığına uğramış oluruz.. Son olarak kendi adıma filmeden keyif aldım, etkilendim ve en önemlisi empati kurdum. Çünkü hayat bu; hiç kimse bu benim başıma asla gelmez demesin.. Gelebilir ve birgün bir anda bütün hayatınız alt üst olabilir..

14 Ekim 2011 Cuma

Geçmişe Yolculuk..



Günlerden Cuma ve hava da dışarıda fink atılamayacak kadar puslu.. Böyle bir günün akşamında alın sevdiceğinizi yanınıza ve geçmişe bir yolculuk yapın... Ben dün akşam yaptım ve filmin sonunda gülümsüyordum. Evet kabul etmeliyim ki imdb'den 8.0 puan alacak kadar iyi olduğunu söyleyemem, sizi çok etkisinde kalacak kadar çarpmıyor da..
Ama kendine bağlayan farklı bir büyüsü olduğunu söyleyebilirim.

Ah! Lâcivert bir yağmur yağıyor Paris'e.
Ve lâcivert bir tango dudaklarımda.
Seine nehri, hüzünlü kızım benim.
Tül bir perde sermişler toprağa, Paris olmuş...

                                                       ''Özkan Mert''

1 Nisan 2011 Cuma

N'aber?Standart..Senden N'aber?


                                                                 Bazen izlediğimiz bir film, okuduğumuz bir kitap, gezdiğimiz gördüğümüz yerler bizi öyle bir çekimin içine çeker ki etkisinden kurtulamayız. Bu film de bende öyle etki bıraktı.Film  1990'lı yıllarda  iki gencin kendilerine özgü bir tarzla radyo programı sunmasını konu alıyor..Aslında hayatı olabildiğince ti'ye alıp içlerinden geldiği gibi yaşamayı amaç edinmişler.. Belli bir yolları yok, hayat nereye sürüklerse artık..Bu da sizi düşündürmeden edemiyor bir insan nasıl amaçsız yaşar ki? Ama izledikçe görüyorsunuz ki derin bir melankolinin içindeler..Bu iki genç aslında bu koca dünyada kendilerini bir yere ait hissetmiyorlar..Herkes gibi olmak umurlarında bile değil, bir yarış, bir hırs peşinde koşmuyorlar. Bu da zaten onları farklı yapıyor..Dikkat çekiyor farklılıkları ve dinleyenler zamanla bu iki gençten kendilerinden birşeyler buluyor..
    Bu film beni bazen güldürdü, bazen hüzünlendirdi, bazen kızdırdı, bazen düşündürdü, bazen de kıskandırdı..Her ne olursa olsun ben de kendimden birşeyler buduğum kesin..Bir şeye kesin olarak katılıyorum "Ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir ki?"Ama nedense (kendim de dahil) neden bu hayatı bu kadar çok ciddiye alıyoruz ki? Hep bir yarış halindeyiz, kazanma hırsı bürümüş her yanımızı..Bunun için karşımızdakini kırıp kırmadığımız umrumuzda bile olmayabiliyor..Amaç ne peki? Tamam amaçsız yaşanmasına da karşıyım ama bu amaç doğrultusunda geride pek çok canı acıtıyorsak kazanmak da ne oluyor ki? Bu da aslında " Kendinden ne kadar uzaksan, o kadar yakınsın yok oluşa" cevap oluyor..İnsan kazanma peşinde koşarken yok olmamalı da.. Kendimizi ne kadar da yalnız hissetsek kendimizden, özümüzden uzaklaşmamalıyız..Herkese oluyordur eminim onca kalabalığın içinde yalnızlığı hissetmek. Aslında gerçekte öyleyiz de, bence her insan tek başına bu dünyada..Ama önemli olan hissederek, duyarak, gülümseyerek, paylaşarak yaşamalıyız..Kazanacaksak da hissetme duygularımızla kazanmalıyız..Kazanmayacaksak da varsın olsun kazanmayalım.Yeterki hissedebilelim..Gülmeyi, ağlamayı, sevişmeyi, görmeyi, duymayı, koklamayı..Çünkü bizi var eden duygularımız..

P.S: Başlık film de beni güldüren bir kaç sözden biri.Yazıya neşe katsın istedim..
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...