30 Mart 2012 Cuma

1'st Year Anniversary


Aslında birkaç gün önce kutlamam gerekirdi ama unuttum...
Herhalde ne zaman açtığını unutan bir ben varım:)
İşte şu günlerde blog açalı bir yılı doldurdum diyelim o zaman.
 İyiki adım atmışım, iyi ki burdayım...
Yazmak eskiden güzeldi ama şimdi daha da güzel oldu.

P.S: Biri de sevabına şu güzelim cupcaketen gönderse ne güzel olurdu ama:)))



27 Mart 2012 Salı

Kapak Kızı/ Ayfer TUNÇ


Evet nihayet kargom geldi ve kitaplardan birini eksilttim bile... Kapak Kızı yazarının okuduğum ilk kitabı oldu benim için. Ne kadar geç kalmışım Ayfer Tunç ile tanışmak için. Okurken ne kadar hayıflandım bilemezsiniz. Neyse geç olsun güç olmasın değil mi:) Kitabın akıcılığına, uslubuna diyecek sözüm yok, hele ki son zamanlarda okuduğum iç bunaltıcı, sıkıcı kitaplardan sonra ruhuma ilaç gibi geldi diyebilirim. Karakterler ise hergün karşılaştığımız belki de tanıdığımız tipler ama yazar okuyucuya farklı bakış açısıyla, farklı bir gözle baktırmayı amaçlamış. Kısaca romanın konusuna gelecek olursak üç farklı karakterin geçmişe dönmeleri, kendi iç hesaplaşmaları ve en sonunda yollarının birbirleri ile kesişmeleri diyebilirim. Kitabın sonu biraz beni hayal kırıklığına uğratsa da bir solukta okunacak nadir kitaplardan oldu Kapak Kızı.
En baştaki heyecanı sonunda da bulabilseydim çok daha muhteşem olabilirdi...

Altı çizili cümleler;

Hiçbir şey saf haliyle, rafine haliyle kalmıyordu. Berrak sulara mürekkep damlar gibi bulanıyor, dumanlanıyordu. Syf/ 40

Hayat insanı değiştiriyordu, kimse olduğu gibi kalmıyor, değişiyor, eski arkadaş yeni yola uymuyordu. Syf/ 50

Bu hayatı sürdüremeyecek kadar farklı, hayatını yeni baştan kuramayacak kadar zayıf olduğunu anladığından beri mutsuzdu. Syf/ 136

Gün geliyor, insan yaşamak oyununun hiç de kolay olmadığını anlıyor, bir zamanlar mükemmel sandığı işleyişte inanılmaz yanlışlar buluyordu. Syf/ 174

Hayatını değiştirmeyi düşünmeyen, giderek daha az şeye razı olan, hiçbir şeye itiraz etmeyen biri... İşten eve, evden işe yani. Bir gün  kendime niye yaşadım ki bunca yılı diye sormaktan korkuyorum. Syf/ 196

Bu soruyu kendime sormaktan sanırım bende korkuyorum:(

23 Mart 2012 Cuma

Bahar mı geldi ne?

Bazen köyde çalışmak böyle fotoğraflar yakalamanıza sebep olabliyor:) En çok bahar ve yaz aylarında seviyorum işimi, en azından sıkıldığınızda dışarı çıkıp hala nefes alabildiğinizin farkına varabiliyorsunuz. İki gündür öğlenleri kendimi dışarı atıyorum kah fotoğraf çekip kah çardakta henüz kimsecikler yokken kitap okuyabiliyorum. İnanın içeri girdiğimde sarhoş gibi oluyorum. Bahar sarhoşu olmak demekki böyle birşeymiş:) Özlemişim baharı besbelli..

Şimdi kendimi düşünüyorum nasıl seviyorum hayvanları, yeşili, çiçekleri.. Annem anlatır küçükken de böyleymişim ben, kreşe gidene kadar ellemediğim hayvan, girmediğim kümes kalmazmış. Havalar düzeldiya artık etraftan çocuk sesleri de gelmeye başladı buralarda. Ama bunlara çocuk demeye bin şahit ister. Bizim fabrikanın köpeği Çomat baba oldu, 10 tane de yavrusu var görseniz ne tatlılar etrafta pıtır pıtır geziniyorlar. Ben ellemeye kıyamıyorum ama küçücük çocuklar o küçücük yavruyu nasıl tekmeliyor. Bikaç gündür çocuklar beni çok şaşırtıyor. Biz de çocuk olduk hatta öyleki bir türlü büyüyemeyen türden. Ama bu bacak kadar çocuklardaki vahşiliği anlayamıyorum. Üzülüyorum aslında nasıl bir anne babaları var diye. Bilmiyorum izleyeniniz var mı bir ara face'te çok meşur bir reklam videosu vardı, siz ne yaparsanız çocuğunuz da aynısını yapar diye mesaj içerikli bir videoydu. Adam tükürüyo, çocuk da tükürüyo, adam sigara içiyo çocuk da sigara içiyo gibi, eski arşivlerden bulabilirsem eklerim. Bu da aynen öyle çocuk ailede ne görürse onu yapıyor işte. Nasıl evlatlar yetiştiriyoruz aklım almıyor, madem yetiştiremeyeceksin ne diye dünyaya köpek yavrusu gibi bir sürü çocuk getiriyorsun anlamıyorum. Anlamayacağım da...






 Bu fotoğrafı nasıl yakaladım bilmiyorum oysa benim amacım aradaki küçük yavruyu çekmekti:) Bu fotoğrafa bakınca kocamla beni görebilirsiniz:)

Siz söyleyin şu güzelliklere kıyılır mı ya... En kısa zamanda Çomatı ve Çomat'ın yavrularını da fotoğraflayacağım Çomat biraz ürkütücü bir görüntüye sahip olsa da kimseye zarar vermez. Yavruları ise bildiğiniz gibi her yavru gibi çok sevimliler:)

16 Mart 2012 Cuma

Aldım:)


Şu an alışveriş yapmanın dayanılmaz mutluluğu içindeyim ama bir kaç hafta sonra gelecek kredi kartı ekstresini görünce aynı mutluluğu yaşar mıyım bilmiyorum:)
Bu aralar blog arkadaşlarımda gördüğüm ve kendim okuyamadığım  için onları acayip kıskanan bünyeme daha fazla direnemedim. Şimdi sıra gelecek olan kargoyu sabırla beklemek kaldı...

Psikolojik Mim

Güzel bir mim aldım severek takip ettiğim okumagünlüğümün sahibesi Erencim'den. Bunun bir analizi var mı bilmiyorum ama ben ister istemez çıkacak sonucu çok merak ediyorum. Gelelim benim cevaplarıma...

1. Kendinizi seviyor musunuz?
İnsan kendisini sevmeden yaşamı hissedebilir mi?

2.Yapmaktan hoşlandığın şeyler?
Yapmayı sevdiklerim yerine keşke yapmayı sevmediklerim olsaymış:)  Uyumayı ve küvette köpüklerin içinde yıkanmayı (Ama ne yazıkki bir küvetim yok:)). Kitap okumayı, film izlemeyi, bütün mevsimlerin güzelliklerini; mesela kışın kar topu oynamayı, sonbaharda yağmurda yürümeyi, ilkbaharda açan çiçekerin kokusunu içime çekmeyi, yazın yüzmeyi ve keskin iyot kusunu içime çekmeyi... Kediler ve köpeklerle haşır neşir olmayı, güzel dostların olduğu ortamları, kahve içmeyi, dondurma ve tatlı yemeyi çok ama çok severim.

3.Hedeflerin neler?
Güzel bir soru; birkaç ay öncesine kadar bir sürü hedef sayabilirdim ama artık tek hedefim mutlu yaşamak.
Mutsuz olduktan sonra geri kalan hiçbir şeyin anlamı yok...

4.Nefret ettiğin şeyler?
Aşırı ego sahibi ve saygısız insanlar, yalan, iyi niyetin suitimal edilmesi, kandırılmak ve işkembe çorbası. Kokusuna ve görüntüsüne hiçbir şekilde katlanamıyorum:(

5.İlham aldığın kişiler?
Herhangi bir kişi söyleyemem çünkü herkesin yapabilecekleri farklı. Ama The Devil Wears Prada ( Şeytan Marka Giyer) filmindeki Andy'nin zaman zaman beni etkilediğini söyleyebilirim.

6.Favori şarkıların, filmlerin, kitapların nelerdir?

Müzik deyince müzik dinlemeyi severim ama iyi bir koleksiyoncu değilim o yüzden hiçbir şarkı ve şarkıcı ismi hatırlayamam:) Ama Ajda Pekkan'ı çok severim ve '' Hoş gör sen, affet gitsin aldırma..'' en sevdiğim şarkısıdır. Onun dışında ruh halim nasılsa (arabesk ve hard metal hariç) her türlü müzik dinlemeyi severim.

Filmlere gelince o kadar çoklar ki hangisini söylesem bilemedim:) Öncelikle The Shawshank Redeption, The Notebook, The Godfather, Casablanka, Forrest Gump, Dirty Dancing, The Pianist, UP, Ice Age Series, Pretty Woman, Mary and Max, City of Angels, The Devil Wears Prada, Ghost, You've Got Mail, P.S: I Love You ilk aklıma gelenler... Aslında üniversitedeyken çok güzel bir koleksiyonum vardı ama arkadaş hatırı dedik verdik bütün CD'ler çizik geldi:(

Kitaplar ah kitaplar... Hepsinin yeri ayrı bu yüzden seçmek çok zor... Sır/Nermin Bezmen, Aurora'nın İncileri/Nermin Bezmen, Safiye Sultan 1,2,3, Serenad/Zülfü Livaneli, Kürk Mantolu Madonna/Sebahattin Ali, Millenium Serisi/Staig Lasson, Sunset Park/Paul Auster, Şah&Sultan/İskender Pala, Aşk/Elif Şafak, Araf/Elif Şafak, Şeker Portakalı/Jose Mauro De Vasconcelos  yine ilk aklıma gelenler ama hatırlayamadıklarım da çok... Bloğun kitap üzerine olma sebeplerinden biri de bu diyebilirim bunun üzerine:)

7. Birisinin yazdığı ölüm notunu bulmuş olsaydın ne yapardın? Ölmeden önce
yazdığı. Bir deftere de yazmış olabilir kendi adını ve notunu.

Sanırım çok zor bir durum olurdu öncelikle yardım edebilmek için kim olduğunu araştırırdım ve eğer yardım için çok geç kalmışsam etkisinden uzun süre kurtulamazdım.

8.Kendini bir cümleyle anlatabilir misin?
Bu biraz zormuş:) Kendim için herşeyi derinlemesine yaşar diyebilirim. Acıyı da mutluluğu da en derine inerek yaşarım çünkü.

8 Mart 2012 Perşembe

Sonuç...


Kadın olmak zormuş bu hayatta insan çocukken toz pembe baktığı dünyanın kapkara olduğunu görünce fark ediyormuş bunu... O yüzden bizlere ayrılmış bugünün daha ayrı bir önemi var. Hepimizin kadınlar günü kutlu olsun:)



Dünkü duruma gelince en büyük sıkıntı karar verememekmiş anladım. Konuştum ve  üstümden büyük bir yük kalktı. Fırsat bu biri kapanır biri gelir diye düşünüyorum. Herşeyin hayırlısı derler ya benim için de hayırlısı buymuş diyorum. Sanki çocuk kandırıyolar, sordum ne sıfatla gideceğim diye işte biraz deneyeceğiz sonra sende beğenirsen diğer müdür de beğenirse o ünvan olur dendi bu sabah:) Oysa önce başka denmişti. İşte iyi bir tecrübe olur, yöneticilik deneyimin artar falan filan. Kaldı ki 500 TL fazla diye iyi bir fırsat diye kimsenin olmadığı bir yere neden gideyim? Siz burda sıkıldığınızda, bi durum hakkında yardım almak istediğinizde arkadaşlarınızla konuşabiliyorsunuz ben kiminle görüşeceğim dedim? Sıkılırım mı diyorsun yani dedi, evet dedim sanki başka birşey diyecektim:) İnsanın mutlu olması gerek, sırf tecrübe olacak deneyim kazanacağım diye kabul edemedim. Önümde uzun yıllar var, yıllar geçtikçe tecrübe kazanırım illaki. Ve eğer dedim benden memnun değilseniz de, işinize yaramıyorsam çıkartın beni dedim. Ben burda 8 ay sonra denenmeden o pozisyona gelen arkadaşlar gördüm dedim. Sonra bu durum sana özel bişey değil, işte biz burada genç arkadaşların bunu denemesini istiyoruz filan dedi. Yalnız o bölüm için değil diğer bölümler de olacak dedi. O zaman burada deneyelim dedim bişey diyemedi:)

Öyle işte arkadaşlar umarım doğru bir karardır verebilmişimdir, hakkımda hayırlısı diyelim:)

7 Mart 2012 Çarşamba

Yine Dönemeçteyim...

Burada az çok hepimiz birşeyler paylaşıyoruz, kimimiz dertlerini kimimiz mutluluklarını aktarıyor. Belki de herşeyden öte en yakınımızın bile bilmediği sırlarımızı aktarıyoruz. Dünden beri içim daralıyor arkadaşlar çünkü ben ne zaman bi karar vermeye kalksam hayat karşıma hep başka bir seçenekle dikiliveriyor. Pazartesi günkü karamsarlığımı beni takip edenler bilir, tam kafamda birşeyleri oturttum diyorum artık başka bir yoldan devam edeceğim diyorum ama olmuyor. Hayatın cilvesi sanırım bu. Dün kimine göre güzel bir haber kimine göre kötü bir haber ama terfi teklifi ile karşı karşıya kaldım. Ha diyeceksiniz çok güzel bir haber bu, evet ilk başladığım zamanlarda balıklama atlayacağım bir teklif olurdu. Ama gideceğim yer fabrikadan başka bir yer olursa kendimi sürgüne gönderilmiş gibi hissetmekten geri duramıyorum. Birde sen kabul etmezsen başka arkadaşlara teklif götüreceğiz demiyorlar mı hepten sinir oluyorum. Sanki çok giden var oraya da bir ben kalmışım. Bir senedir eleman arıyorlar önce millete fabrikayı gösterip sonra gideceği yer gösterildikten sonra kimse kabul etmiyor teklifi. Sonra bir de benim gibi yeni mezunlara (ki arık 3 sene olacak, karta kaçtım) tecrübe olurmuş. Gidersem bu maaşıma da yanısyacakmış. Ya allah aşkına zaten para için çalışıyoruz, sanki birbirimizin kara kaşı kara gözü için çalışıyoruz. Sanki çocuk kandırıyorlar, bak ödevini yaparsan sana kocaman bir çikolatalı gofret vereceğiz diyorlar. Gideceğim pozisyonun adı güzel, CV'ime büyük artı olacağı kesin. Ama fabrikadaki adı güzellerin aldığı ücretten neden daha az bir ücret teklif ediliyor? Kaldı ki gideceğim yerde konuşacak, dertleşecek adam akıllı kimse olmayacak. Şimdi bizim fabrika biraz köy gibi yerde ya hem şehre daha yakın olursun yakınında da alışveriş merkezi var deniliyor:) Adı şehir merkezi, içi sanayi ufak bir atölye, mavi yakalı 18 işçi ve bir ben?
Bütün bu olanlardan sonra;
Bu durum hayır mı şer mi bilemedim.
Dün geceden beri uykularım kaçtı.
Bugün bir karar verip konuşma yapmam gerek.
Ne konuşmam  gerektiğini bilmiyorum.
Biraz saftirik bir yapım var, kolay kandırılmaktan korkuyorum.
Anlayacağınız bugün rabbimin yanımda olmasına ihtiyacım var.
Dualara ihticacım var.

5 Mart 2012 Pazartesi

Bugün

Pencereden gördüğüm kadarıyla dışarıda güzel bir gün var. Bense sevmediğim bu yerde geçip gidecek olan güzel güne anca camdan bakabilecek güce sahibim.


29 Şubat 2012 Çarşamba

Kartalkaya'yı Ateşleyenler

Hayalin bir dağın tepesine karlarla kaplı olsa da ateşle iz bırakmak kadar zor bir şey olsa bile peşini bırakma. Önce hayal eder, sonra o hayale inanırsın; nasıl yapabileceğini tasarlar ve denersin, yılmadan. Yeterince denersen, neden olmasın?

Onlar tam da bunu yaptı. Karlarla kaplı Kartalkaya’nın zirvesine ateşle iz bırakabileceklerine inandılar. Burn, sadece ihtiyaç duydukları cesaret ve enerji desteğini sağlayarak bir hayali ateşledi. Onlar da tutkularının peşinde yola çıktılar. Boardlarını hazırladılar, pompalarla modifiye ettiler, rampalarını kurdular ve kaydılar. Olmadı, baştan aldılar, onları amaçlarına ulaştıracak şartları gerçekleştirmeyi başarana kadar, tekrar tekrar.

Ve 3. gün de bitip gece yarısı olduğunda Kartalkaya’da istedikleri ateşi yakmayı başardılar. Çektikleri videoyla da ‘İçindeki kıvılcım nasıl kocaman bir ateşe dönüşür’ü hepimize gösterdiler. Tutku ve cesaretle yanmayacak ateş yoktu, inandık. Burn, gençleri tutkularından başka bir şeye kulak asmadan, istediklerini alana kadar denemeye, vazgeçmeden denemeye çağırıyor. Tutkuları cesaretle besleyen kocaman bir ateş yakmak için Burn gençleri ateşlemeye devam edecek.

İçindeki kıvılcımı farket ve büyüt. Burn ateşler.

http://www.facebook.com/BurnTurkiye

Bir bumads advertorial içeriğidir.


27 Şubat 2012 Pazartesi

Ece Sükan Benim Bloguma Yakışan VAIO'yu Seçti... Sıra Sende!

Bana en çok Yeşil VAIO yakışıyor!

Ünlü moda ikonu Ece Sükan, Sony VAIO için ilginç bir işe imza attı. Blogların renkli dünyası ile Sony VAIO'nun renkli dünyasını birleştiren Ece Sükan, bir çok blog gibi benim blogumu da inceledi ve yakışacak olan rengi belirledi. Ece Sükan, blog içeriği, tasarımı, duruşuna göre 6 farklı rengi olan Sony VAIO içinden bana Yeşil VAIO'yu seçti.

Ayrıca Facebook üzerinde yapılmış özel bir aplikasyonla Ece Sükan profil fotoğraflarını inceliyor ve sana yakışan Sony VAIO'yu belirliyor. Sen de fotoğrafa tıklayarak Facebook üzerinden VAIO kazanma şansı yakalayabilirsin...

sony-vaio




Bir bumads advertorial içeriğidir.

23 Şubat 2012 Perşembe

Rumeli Hisarı'nda Masalsı Bir Aşk Hikayesi!

"Eski aşklar Yeşilçam'da kaldı" lafı klişe olmaya yüz tutmuşken, fırtınalı sevdalar, çekişmeli ilişkiler günümüzde hem magazin basınında hem de yakın çevremizde -buna kendimiz de dahil- karşımıza bolca çıkıyor. Sevgilimizi elimizden almak isteyen dış mihraplar yoğun şekilde çalışırken bize de biricik aşklarımızı elimizde tutmak için yapmamız gereken çok iş düşüyor. Bu konuya nereden geldiğimi açıklıyorum!



8x4 yeni deodorantları Beauty ve Beast için muhteşem bir project mapping uygulaması daha yapmış. Gösterinin hikayesi kısaca şöyle: romantik bir aşk hikayesi kötü niyetli bir ejderhanın tehdidi altına giriyor. Kahraman erkeğimiz çekici kokusunun da yardımıyla güzel kızı kurtarıyor ve hikaye mutlu bir şekilde sona eriyor.

8x4 dünyasını Facebook'tan takip etmek isteyenler; http://www.facebook.com/8x4Turkiye

Bir bumads advertorial içeriğidir.

Beş Parasızdım ve Kadın Çok Güzeldi/ Derviş ŞENTEKİN

Kitabın ismi ne kadar da dikkat çekici değil mi? Aynen bende buna kapıldım ve başka bir kitap okurken dayanamadım buna atladım. Pişman mıyım? Hayır. Sonuçta okuduğumuz her kitap bizi başka diyarlara götürüp, gerçek hayatta olamadığımız ne varsa hayalimizde de olsa onu yaptırmaz mı? Sadece başka bir hayal kurarken diğeri daha cazip geldi ve onu kurmaya başadım.
Dili ve edebi çizgisi basit, konusu ise sıradan polisiye romanlarından çok fazla değişik olmamakla beraber değişik bir uslup buldum anlatımda. Derviş Şentekin'i aslında ilk defa bu kitapla tanıdım. Sonrasında hakkında biraz araştıma yaparak bu açığımı bir nevi ört-bas işine girştim. 20 yıllık gazeteci, sonrasında Radikal Kitap editörü olan Derviş Şentekin'in ilk yazarlık deneyimi bu kitapmış. Ne yazıkki çok daha ilgi çekici polisiye romanları okuduğum için bu bana biraz yavan kaldı. İsmi kadar içeriğini  çekici bulamadım. Derviş Bey sanırım gazetecilikten gelen bir alışkanlığı olsa gerek iyi bir pazarlama taktiği kullanmış... Ama kendi adıma ilkler hep önemli olduğu için yazara tebriklerimi iletirim. İleriki denemelerinde daha iyi olacağından şüphem yok, çünkü yazım uslubu sıkılsanızda beni oku diyor. Hep öyle değil midir zaten, ilkler hep acemilik işi olmaz mı? Kendi işime ilk başladığım gün hala dün gibi aklımdadır... Nasıl zorlanmış, nasıl demoralize olmuştum anlatamam. Şimdi bana sorsanız ilk başlarda yaptığım hataları yapar mıyım? Herşey tecrübe işte, deneyim kazandıkça, öğrendikçe gelişiyoruz.

Kitaptan altını çizdiğim birkaç cümle var ama en güzelini de zaten daha önce şu yazımda paylaşmıştım :)

20 Şubat 2012 Pazartesi

Başlık Koyamadım!

Hani derler ya ateş düştüğü yeri yakar diye dönüp dolaşıp atalarımız nasıl doğru sözler söylemiş diyiyorum. Geçen hafta çok kötü haberler aldık, kötü şeyler gördük. Bir türü karar veremedim yazıp yazmamaya ama sonra içimden gelen sesi dinlemeye karar verdim belki bir nebze olsun hafifletir diye... Geçen hafta eşimin teyzesinin oğlu bir kaza geçirdi, duyduğumuz zaman inanamadık. Böyle şeyler duyduğunuz zaman birisinin size bunun şaka olduğunu söylemesi gerektiğini istersiniz hep. Dün kendi gözlerimle görene kadar nitekim kendimi böyle avuttum. Cumaya kadar yoğun bakımda olduğu için anca dün gidebildik yanına. Gencecik bir üniversite öğrencisi düşünün part-time çalıştığı hastanede alkolü başka bir kaba koyarken alkol elinde patlıyor ve arkadaşı ile birlikte kendisinin de yanmasına sebep oluyor. Güvenlik kameralarında beş dakika önce pür neşe olan  gençleri beş dakika sonra alevler içinde görüyorsunuz. Nasıl bir kazadır bu, nasıl bir kader biri bana anlatsın lütfen. İnsan başına gelmeyince bilmiyormuş böyle şeyleri, ne zor şeymiş insanın sevdiği birine dokunamaması, koklayamaması... Camdan seyrediyorsun anca ama karşındakinin mumyadan farkı olmadığını görünce daha beter kahroluyorsun. Hadi ben böyle üzülüyorum da allah annesine babasına büyük sabır versin... Nasıl güzel yüzlü bir çocuk, nasıl yakışıklıydı anlatamam ya, ama moral  olarak iyiydi  kendini bırakmamış henüz. Canım benim bizim ona teselli vermemiz gerekirken kendi bize teselli veriyordu. Diğer arkadaşının durumu ise daha da kötü o kendini bırakmış hayata küsmüş şimdiden. Kendinen çok ailesini düşünüyormuş, ailede çalışan olmayınca kendini sorumlu hissediyormuş yavrum. Of nasıl olacak, nasıl geçecek bu süreç hiç bilmiyorum. Sanıyoruz ki bu hayat bizim, dünya bizim oysa hepimiz emanetiz bu dünyaya... Bazen kendimizi kaf dağında sanıyoruz bazen bizden başka yok diyoruz. Al işte beş dakikada ne oluyor? Yine atalarımızın önünde saygıyla eğiliyorum; ne oldum dememeli ne olacağım demeli insan... Yaşabildiğimiz her anı kar saymalıyız oysa, yapmak istediklerimizi ertelememeli, bugünse bugünü yaşamalı hayatın değerini bilmeliyiz. Şimdi ben böyle yazıyorum ya sorun bana ben bunu yapabiliyor muyum? Çok canım sıkkın, çok üzgünüm.

17 Şubat 2012 Cuma

Fetih 1453


   Merakla beklenen, çok konuşulan filmi ilk gösterim gününde dün akşam gidip izledik. Öncesinde arkadaşlarımdan ya ne beklentin var boşuna gitme nidalarına rağmen gitmekte ısrar ettik. Gidip kendi gözlerimle izleyip yorumlamam gerekirdi. Fikir sahibi olmadan fikir sahibi olan insanlardan olmazdım değil mi? Filmin sadece ve çok konuşulan tek iyi tarafı diyebileceğim savaş sahneleriydi. Evet belli bir emek ve para harcandığı kesin. Ama filmde senaryo ve kurgudan eser yok, ilk yarıyı resmen uyuyarak izledik. Yönetmenlik vasat. Türk halkı bu kadar cahil mi ? Resmen aptal yerine konulduğumu hissettim. Ve dikkatlice izlediğinizde göze çarpan bir sürü tam da türk işi olmuş diyeceğiniz sahneler var. Al zamanın Malkoçoğlunu koy 1453'e. Şimdi öncelikle söylemek istediğim madem profesyonel bir film yapıyorsun ya allah aşkına Roma'da, Vatikan'da neden türkçe konuşuluyor? Hürrem'in dizisi bile bu konuda daha profesyonelce... Hadi madem türkçe konuşuyorsun o zamanda böyle akıcı türkçe mi konuşuluyordu? Benim babaannem bile hala aksanlı konuşur. Hiç kimsede nedense Osmanlı aksanına rastlayamdım... Sonra yine 1400'lü yıllarda çatal bıçak mı kullanılıyor? Kadınlarla gönül eğlendiriken kadınlar bikini mi giyiyor? Tamam çıplaklık koymayacaksın ama bari peştemal filan yap, resmen süslü püslü bikini giygirmişler kadınlara.
   Ayrıca bence bütün konuyu anlatmak yerine oradan bir iki haftayı anlatan bir kesit sunsalarmış ve onun üstüne yoğunlaşılsaymış kesinlikle çok daha iyi bir iş çıkarmış diye düşünüyorum. Bütün konuyu anlatmaya kalkınca hem sıkıcı olmuş hem de çok belgesel vari durmuş... Ama böyle de belgesel hiç görmedim yani:) Biraz dönemi anlatan bir kaç tane kitap filan okusaymışınız... Sonra neden hiç tanıdığımız ve oyunculuklarına güvediğimiz oyunculardan yok? Ve neden daha çok Ulubatlı Hasan'ı  gördük? Tamam Ulubatlı Hasan'ı oynayan İbrahim Çelikkol iyiydi iyi olmasına da, önceliğin verilmesi gereken kişi o değildi. En sonu ise yine çok komikti Ulubatlı Hasan ölüyor ve sevdiceği arkasından karnını tutuyor böyle de acıtasyon anca bizlere özgü olur:) Açıkçası hayal kırıklığına uğradım, fragmanlarında izlediğiğimden herhangi bir ekstrası yok. Ha ben şimdi bu kadar eleştiri yaptım ya, benim beğenmememe nazaran bir sürü insan da salonda alkış tuttu...  Buna ne demeli?

15 Şubat 2012 Çarşamba

Marilyn ile Bir Hafta

Hiç sarışın olmadım olamam da ama bu kadın bende sarışın olma isteği uyandırıyor. Nası duru bir ten, nasıl bir güzellik anlamadım gitti. Biz insansak onun ne olduğunu biri bana lütfen anlatsın. Nitekim filmi sevgili eşimin seçmesinden de anlamam  lazımdı değil mi:) Bu filmi neden izlersiniz? Bu film sadece Marilyn'i görmek, tanımak acaba gerçekten benziyor mu diye gidilecek bir film olabilir. Ama izledikten sonra içinize dokunan bir sürü ayrıntıyla tanışıyorsunuz. Hayatından kesitler sunan; girdiği bunlımları, mızmızlanmalarını ufacıkta olsa bize gösteren bir film olmuş. Kendimce tek kusurlu tarafı koskoca Merilyn'i bir haftaya sığdırmaları olmuş. Keşke hayatından daha çok bölümler izleyebilseydim demeden edemedim. Mesela  Kennedy'i de biraz filme katabilirlermiş, ya da ölüm sebebini filan... Ben hala meraktayım çünkü:( Neyse ben yine de filmi izlerken daldım gittim resmen... Ben gönlümü hayalimde düşündüğüm Marilyn'e mi yoksa Michelle Williams'a mı kaptırdığımı düşüne dururken  Michelle'in  bu role şıp diye oturduğunu gördüm. Yönetmenlik konusundan pek anladığım söynemez ama Simon Curtis'in ilk film deneyimiymiş. Bence gayet başarılı bir iş çıkarmış Simoncuk. Sadece Marilyn'i bize tekrar hatırlattığı için bile alkışı hak ediyor doğrusu...


9 Şubat 2012 Perşembe

Bekleme Yapma, Yeni Bir Hayatı Yakala!

Yenibiris.com’un, iş hayatında yükselmek ve beklentilerine kavuşmak isteyenleri harekete geçirecek yeni reklam kampanyasının çıkış noktası mutsuz iş yaşamlarını değiştirmek için girişimde bulunmak yerine atıl kalan, oyalanan, oturdukları yerde mucize bekleyen kişiler.

<iframe width="420" height="315" src="http://www.youtube.com/embed/XISZwXs6-gA?autoplay=1" frameborder="0" allowfullscreen></iframe>

''Bekleme Yapma!'' reklam filmi, iş hayatında, kariyerinde bir türlü istediği yere gelememiş, en verimli yıllarını bir umutla bekleyerek ya da sadece şikayet veya oyalanma ile vakit kaybederek geçirenleri, harekete geçmeden şartların değişmeyeceği gerçeği ile yüzleştirirken, etkin bir harekete geçme yolu olarak da Yenibiris.com’a girmelerini tavsiye ediyor.  Bekleme yapmak yerine Yenibiris.com’un portföyündeki  binlerce şirketin yüzbine yakın iş imkanı içinde, beklentilerini karşılayacak yeni bir iş fırsatına sahip olmayı öneriyor. Mutsuz ortamlarda sıkışıp kalmak ya da iş bulamamaktan yakınıp durmaktansa, Yenibiris.com’da özgeçmiş hazırlayıp, ilanlara başvuru yaparak yeni bir hayatı yakalamanın mümkün olabileceği vurgulanıyor.

Bekleme yapmaktansa iş hayatındaki fırsatları yakalamak için http://www.yenibiris.com/'a tıklayabilirsiniz.

Bir bumads advertorial içeriğidir.

8 Şubat 2012 Çarşamba

Kahvenizi Nasıl İçersiniz?

Haftasonu yeni bir kitaba başladım; evet blog sayfamda olan kitabı yarım bırakarak hemde... Annem o kadar çok sevmiş ki,  anlata anlata bitiremedi. Zaten başta daha isminden dolayı ben burdayım diyor kitap. Neyse hasta olmasaydım bir solukta bitirebilirdim belki, umuyorum ki çok yakında bitecek:)
Asıl değinmek istediğim konuya gelince: kahve...
Siz sever misiniz bilmiyorum ama ben bayılırım:)
Kitapta altını çizdiğim ve acaba gerçekten böyle midir diye merak ettiğim ve  henüz bitiremesem de sizlerle paylaşmak istediğim bir paragraf var.

''Sade kahve içenler artık evden kopmuş demektir. Daha doğru bir ifadeyle bir eve ihtiyaçları yoktur. Yaşadıkları herhangi bir yeri ev olarak benimseyip mutlu mesut yaşamaya devam ederler. Yıllarca bir otel odasında yaşayabilirler, örneğin. Ama sütlü kahve içenler hep bir ev ararlar. Evlerinden iki gün ayrı kalsalar, hemen bir mutsuza dönüşürler. Yataklarını, ellerini sildikleri havluyu, her gece oturdukları koltuklarını, hatta ne bileyim çorap çekmecelerini bile özlerler.''

Düşününce bana geyet mantıklı geldi. Ben kahvemi çeşidine, o anki ruh halime göre farklı içerim. Mesela türk kahvesini herzaman koyu ve şekersiz, espressoyu ise her zaman sütlü ve yine şekersiz içerim. Öyle süslü kremalı kahveleri ise hiç içemiyorum. Yani ruhum da böyle sanırım zaman zaman kendimi evimde hissedeyim zaman zaman da bırakın beni özgür olayım diyor... Mesela bu aralar fena halde daralmış durumdayım, biyerlere gideyim gezeyim tozayım istiyorum. Bu yüzden  içtiğim kahve de sade ve çok koyu bir türk kahvesi bu aralar:) Ben kendime çok pay biçtim bu ufacık paragraftan, ya siz nasıl içersiniz kahvenizi?

Not: Kitabı birkaç gün içinde yayınlamayı umuyorum:)

1 Şubat 2012 Çarşamba

Durum bildirmesi-2

Şimdi ben bundan daha kötü havalar da gördüm ama böyle bir rezillik hayatım boyunca hiç ama hiç görmedim...Tamam kar var diye işe gelmemek olmaz, işten kalmak olmaz ama biz İstanbul olarak hatta ülke olarak doğal afetlere hazır değiliz. Bu durumda ne şöförümüz şöför gibi ne de yayalarımız yaya gibi.
Artık alıştığım için olsa gerek sabah kalktığımda havayı görmeme rağmen işe gitmek için hazırlandım. Şöför her zamanki saatinden bir saat sonra aldı beni. Anlamalıydım bir terslik olduğunu da iş işten geçmişti... 8'de işte olmam gerekirken öğle yemeğinde işteydim... Sağ olsun ceo'muz o kadar  ısrarlara rağmen servisleri geri göndermedi... Yolda kaldık, kara saplandık servisteki beyler indi zincir takmaya giriştiler, arabayı iteklediler yani can hıraş uğaştık işe gelmek için... Nasıl bir inada girdiyse beyimiz onca insanı yollarda mağdur etti... Kendi de aynı yollardan bizden bir saat önce gelmesine rağmen, ben karın içinden geçip geldiysem herkes gelecek demiş. Sizin şöferler araba kullanmayı bilmiyor, bu da kar mı diye burun bükmüş bir de... Tonton amca deyip bağrımıza basmıştık ama bügün tontonlarını evde bırakmış galiba:)  En azından bu akşam kulakları çok çınlayacağa benziyor. İş yerimiz ne yazıkki merkezi bir yerde değil, sanki keyfimizden geri dönelim diyoruz. Nihayet işe geldiğimde donmak üzereydim ve şu anda başım çatlayacak gibi ağrıyor. Ne yapmalı da kendimi motive etsem acaba?


Aynen böyle geldik işe hatta daha da kötüydü:(((

30 Ocak 2012 Pazartesi

Durum Bildirmesi

Şimdi ben karı seviyorum ya Allahım bana ahan da sana kar diye yollarıma bir sürü kar serdi. Şimdi çoğunluk herkes gibi ne yazıkki  ben ev yerine bu günü iş yerinde çalışarak geçirmek durumundayum. Sabahta böyle  umutlanarak kalkmıştım hani şehirden uzak ya çalıştığımız yer gitmesi zor gelmesi zor... Ama sizin de CEO'nuz karlar ülkesinden geliyorsa ve bu da kar mı diye burun büküyorsa tıpış tıpış geliyorsunuz o yolu:( Sabah bir saat gecikmeli ve de zorlu bir yolculuktan sonra geldik. Ama nasıl geldik sormayın:) Öncesinde ufak  bir kaza atlattık yolların kaymasından dolayı, sonra çalıştığım yere araba giremez hale gelince başladık yürümeye. Ve ben hangi akla hizmet etek giydisem bugün:) Nihayetinde kavuştuk iş yerime, sormayın bir de büyük aşk yaşıyoruz kendisiyle... Neyse bakalım dönüş yolu nasıl olacak, şimdiden  kara kara düşünmekteyim. Şimdi ben sıcakcık evimde olsaydım, sokaktaki çocuklarla biraz kar topu oynadıktan sonra kendime bir sıcak çikolata yapıp keyifle yudumlaya yudumlaya kitabımı okusaydım fena mı olurdu......


Karnım feci şekilde acıkmışken ve birilerine fena halde canım sıkılmışken şu güzelliği nasıl canım çekti anlatamam..

Ne diyebilirim ki bugün Pazartesi ve tek gerçek bu sanırım:)

27 Ocak 2012 Cuma

Beyaz Görüntüler...

Bugün sanki dünyanın en güzel hediyesini almış gibiyim. Bu karı ne zamandan beri bekleyen ben öğle arasında artan kalan zamanda bu görüntüleri çekebildim anca. Şu anda burada bunun iki katı kadar kar var, bakalım eve nasıl gideceğiz:) Ama değmez mi ya bu güzelliğe...  Ben seviyorum doğanın bütün güzelliklerini yaşamayı... Bana kafayı mı yedin diyen arkadaşlara selam olsun, çok geçmez acaba bizim çocuklarımız dört mevsimi yaşabilecek mi diye sorarım kendilerine... Ne şanslıyız ki dört mevsimi de yaşayabildiğimiz bir ülkemiz var.
Yazın denize girmeyi, sonbahar da rüzgarın yüzümü okşamasını, ilkbaharda ağaç dallarının tomurcuklanmasını, kışın da bu bembeyaz güzelliği seviyorum. Hayatın enerjisini hissetmeli insan diyorum, içimizdeki çocuğu öldürürsek yaşamanın ne anlamı varki...

 Ayrıca bugün Cuma, haftanın en güzel günü:)








Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...