20 Eylül 2013 Cuma

DÖNMEK...



Eskiden yazmayi ne cok severdim, sonra küstüm herseye...
Yapmayi sevdigim hicbir seyi yapmamaya basladim.
En büyük kötülügü kendime ben yaptim oysa!
Ama bugün yeniden ellerim titreyerek yazmaya karar verdim;
Hiç kimse için degil sadece kendim icin...

  Not: Bir de ben anne oluyorum... 

8 Mart 2013 Cuma

ZİNCİRSİZ/ DJANGO

 
Bu film için off off diyorum. Bu yıl izlediğim en güzel filmlerden olur kendisi. Önceleri eyvah Quentin Tarantino yönetmenliğini yapmış kesin ben izleyemem dedim ama öyle olmadı. Filmin sonuna kadar heyecanla izledim, hatta keşke ara olmasaydı bile dedim.
Tipik bir intikam filmi gibi görünse de tarihten de alıntılar yapmayı ihmal etmemiş Tarantino. Öyle ki özellikle Candyland'daki görüntüler aklıma geldikçe hala tüylerim diken diken oluyor. Müziklerini de ayrıca beğendim, sahnelere cuk oturmuş.
Oyuncular içinse tek kelime ile hepsi harikaydı. Ama bu filmde benim kahramanım Doktor Shultz yani Christoph Waltz'dı. Adam hem komik, hem de bir nevi ölüm makinesi gibiydi...Tabii Leonardo Di Caprio'yu da es geçmemek lazım adam yıllar geçse bile yakışıklılığını hala koruyor:) Oyunculuğuna ise söyleyecek söz bulamıyorum. Kısacası bu filmi izleyin derim, tabii fışkıran kanlara, et parçalarına dayanabiliyorsanız. (Söylemesi benden:))

7 Mart 2013 Perşembe

NIVEA yürekleri ağza getiren bir şakayla yeni Stress Protect deodorantı tanıttı

Havaalanında yaşanabilecek en büyük terslik veya en korkutucu deneyim ne olabilir dersiniz? Uçağınızı kaçırmak mı, bavulunuzu kaybetmek mi yoksa hava koşullarından dolayı günlerce havaalanında kalmak mı?

NIVEA, yolcular üzerinde uyguladığı Stres Testi’yle, onlara soğuk terler döktürmüş ve yeni Stress Protect deodorant için eğlenceli bir viral reklam hazırlamış. Videoyu izleyenler, en stresli deneyimlerini #StresTesti etiketiyle Twitter’da paylaşmaya başlamış bile.



Şubat ayında dünya çapında 5 milyondan fazla izlenme ile en çok paylaşılan viral videolardan olan Stres Testi, NIVEA’nın yeni ürünü Stress Protect deodorantı tanıtıyor. Videoda, farklı insanlar havaalanında uçaklarının kalkmasını beklerken, bir anda tehlikeli bir kaçak olarak arandıklarını öğreniyorlar ve ne yapacaklarını şaşırıyorlar.

Günlük hayatımızda karşılaşabileceğimiz heyecan, korku, stres gibi duygu değişimlerinin neden olduğu terleme ile yeni NIVEA Stress Protect deodorantın ne kadar iyi başa çıktığını, esprili bir dil ile anlatan videoyu izleyince, soğuk terlere karşı önlem almanın önemini kesinlikle hissedeceksiniz.

Bir bumads advertorial içeriğidir.


Pİ'NİN YAŞAMI/ LİFE OF Pİ

Özüme dönmem gerek. Daha hayatı ne kadar boşverebilirim ki! Karar verdim artık bekletmeden yazmak itiyorum. Okuyamasam da bu aralar sizi sinemaya boğabilirim...
Tabii bu filmi uzun zaman oldu izleyeli. Belki çoğunuz izlemiş de olabilirsiniz ama ben hem unutmamak için hem de izlemeyenlerinize fikir olabilir diye düşündüm.

Film adı üstünde Pi adında Hintli bir çocuğun hikayesini anlatmakta. Yine ben kitap sevdalısı olarak geçinmeme rağmen bu filmin de kitaptan uyarlandığını filmini izledikten sonra öğrendim. Bu bana senaristlerimizin hayal güçlerine ne oldu acaba dedirttiriyor. Yine de filmi izlerken uçsuz bucaksız bir hayal gücünün karşısında şaşkınlığımı gizleyemedim. Ama bence bunu kitabın yazarına borçluyuz!
Filmiyle aynı ismi taşıyan kitabın yazarı Yann Martel "Pi'nin Yaşamı" sayesinde 2002' de Mann Broker ödülünü kazanmış. Ayrıca başbakanına dört yıl boyunca hergün kitap göndermekle ayrı da bir üne sahipmiş.

 Bunu da şu sözleriyle açıklıyor:
“Kimin ne okuduğu, kitap okuyup okumadığı kendi bileceği iş. Sıradan insanların ne yaptığı beni ilgilendirmiyor, insanlara nasıl yaşayacaklarını söylemek bana düşmez ama benim üzerimde söz hakkı olan insanlar söz konusu olunca durum farklı. Onların okumalarını istiyorum çünkü sınırlı, vasat hayalleri birgün benim kabuslarıma dönüşebilir” Sizce de haklı değil mi?

Film için; çoğu sahne de yok artık desem de insanın zorluklar karşısında ne denli güçlü durabileceğini çok güzel anlatıyor. Sadece vahşi kaplan Richard Parker'ı izlemek bile keyifliydi...

 

21 Şubat 2013 Perşembe

KİTAP HIRSIZI/ Markus ZUSAK

Uzun zamandır böylesine güzel bir kitap okumamıştım. Tüm okuduğum kitaplardan çok farklıydı. Konu olarak çok yabancı olmadığım ama dili ve anlatımı beni benden aldı diyebilirim. Öyle içime işledi ki kitap sayfalarını hızla çevirmeme rağmen bitmemesi için özellikle direndim. Bu kitabın anlatıcısı bir kere ne ikinci şahıs, ne çocuk, ne kadın ne de erkek... Bu kitabı anlatan ölüm... Ölümün kelimelerle dans edebileceğini hiç düşünmemiştim.

Ve daha ilk sayfalarda diyor ki:

Bazen çok erken gelirim. Acele ederim, ve insanlar hayata beklediğimden daha uzun süre tutunur...
Ama zamanın bir yerinde olabildiğince yanınızda duracağımı söylemem yeterli.
Ruhunuz kollarımda olacak. Omzuma bir renk konacak. Sizi nazikçe uzaklara götüreceğim.

Ne kadar küstahça değil mi? İG takipçilerim bilir bu cümle bana o kadar dokunmuştu ki sormadan edemedim, acaba hep nazikçe mi gideriz diye? Geçmedi birkaç gün ölüm dedemi aldı uzaklara götürdü. Umuyorum ki gidişi nazikçe olmuştur ve bizlerin bilmediği; gittiği o yerde burada olduğundan daha mutludur...
 
Ölüm hiç susmuyor anlatıyor da anlatıyor ve yine diyor ki:
 
"Bir insan benimki gibi bir kalbe sahip değildir. İnsan kalbi bir çizgiyken benimki daire biçimindedir ve doğru zamanda doğru yerde olmak konusunda kusursuz bir yeteneğim vardır. Bunun sonucu olarak, insanları hep iyi ve kötü durumlarda bulurum. Hem güzelliklerini hem çirkinliklerini görürüm ve ikisinin nasıl aynı yaratıkta olabildiğini merak ederim. Ancak onlarda benim kıskandığım bir şey var. İnsanlar ölecek kadar akıllılar..."
 
Küçük bir kız ve savaş yıllarında okumaya direnme çabası... Şimdi elimizde imkanlar varken bile okumamak, ya da okumayı boş bir iş olarak görmek. Bu kitap ince çizgileri farkedebilmem için bana okkalı bir tokat attı...
 
"O bir kızdı.
Nazi Almanya'sında.
Kelimelerin gücünü keşfetmesi ne kadar da uygundu."
  
 
 

5 Şubat 2013 Salı

SON ZAMANLARDA BEN..


Uzun zamandır aranızda yokum ne yazıkki, nerelerde olduğuma gelince işten sonra ben bu haldeyim... Hem iş hem okul hem de evlilik canım çıkıyor açıkçası:(


Arada kaldığım boş vakitlerde de kendimi eğitme çabaları içerisindeyim deee hala bi faydasını göremiyorum. Yakında mesleği bırakıp kendime ufak bir butik filan mı açsam diye bi hayallerdeyim. Bazen boşa okuduğumu düşünüyorum...

 
Şans yüzüme gülsün diye karşıma iki seferdir çift gökkuşağı çıkıyor ama hala bir gelişme yok:(
 
Sonra sınavlarım olmasına rağmen uzun zamandır kendimi yanında çok rahat hissettiğim bi arkadaşımın kız arkadaşıyla tanıştım, böyle bi yerde karşılıklı kahve içtik, keşke burda olsa da daha çok vakit geçirebilseydik...
 
Tabii bu yoğunlukta yine kitap okumaya çalışıyorum... Bu cümle beni o kadar etkilemişti ki instagram daki arkadaşlara nazikçe mi gideriz? diye sorarak paylaşımda bulunmuştum. Geçmedi bir kaç gün dedeciğim bizi bırakıp nazikçe uzaklara gitti... (Umuyorum nazikçe gitmiştir...)
 
 
Köyde hava çok soğuk ve karlı olmasına rağmen dedeciğimi çok kalabalık uğurladık... Dedem 1954 yılında 4 gün tutamadığı orucunu kendine iç ederek gitti... Mekanın cennet olsun dedem...
 
Dedemin evi hep bu kadar büyülü görünecek mi , yoksa anneannem de yanımıza gelince bir daha buralara adım atmaz mıyız?
 
 
Köyde, doğal hayatta böyle güzellikler var, biz hergün şehir stresinden ne çok şeyden mahrum kalıyoruz...
 
Hayatta geriye kalan gezip gördüğümüz, yediğimiz içtiğimiz şeyler.
Denemediyseniz Edirne Tava Ciğerini herkese tavsiye ederim. Sevmeyenler bile sever bu ciğeri eminim...
 
 
Ve son olarak instagram da kitapkardeşliği etkinliği sayesinde bu kitaba başladım.. Biraz yavaş gidiyor ama umarım Şubat Ayı içerisinde bitirebilirim..
 
 
 
Etkinliğe katılmak isteyenler için hala geç değil...
Ayrıca @kitapkardeşliği, @kitapkardeşliğisubat tagleri doğrultusunda diğer katılımcıları da takip edebilirler...
 
 
 

7 Ocak 2013 Pazartesi

BUY.OLOGY/ Martin LINDSTROM


Uzun zaman sonra tekrar buraya dönmenin haklı gururunu yaşamaktayım.. Utançla hala 1Q84'ü bitirmediğimi söyleyebilirim. Ama güzel ve her zaman okuduğum kitaplardan farklı bir kitapla bu açığımı telafi edeceğimi düşünüyorum. Hoş zorunlu olmasaydım ben de okuyabileceğimi sanmıyorudum.

Buyology uzun bir araştırmanın sonucu ortaya çıkmış bir kitap. Pazarlama gurusu kabul edilen Martin Lindstrom'un en son çıkan ve çok satan kitaplarından biri. Hakkındaki kısa araştırmama değinecek olursam şu an 40 yaşında olmasına rağmen daha 12 yaşındayken kendi reklam şirketini kurmuş ve dünyada en etkili ilk 100 kişisi sıralamasına giren bir pazarlama dâhisi diyebiliriz. Ama kendisini dahi olarak değil garip olarak tanımlıyor... 11 yaşında bahçede kurduğu Legoland’e ziyaretçi çekmek için yerel gazetede küçük bir reklam yayınlatmış. Bir hafta içinde gelen 131 ziyaretçiden ikisi, eğer Legoland ismini değiştirmezse dava açacağını söyleyen Lego markasının avukatlarıymış. Bu olay sayesinde 12 yaşında kendi reklam ajansını kurmaya itmiş. Ayrıca da hem çok karizmatik hem de çok yakışıklı (Allah sahibine bağışlasın ne diyelim☺)

Genç, karizmatik ve yakışıklı olması bir yana 20 yılı aşkın süre firmalara marka konumlandırması ve pazarlama konusunda yardımcı olmuş. Buyology de bu 20 yıllık tecrübenin neticesinde oluşmuş. Üç yıl boyunca beş farklı ülkede 2 bin kişiyle ve 7 milyon dolara mal olan nörolojik araştırmalarının sonuçlarını ve nöropazarlamanın ne olduğunu çok güzel bir dille anlatıyor. Kitap dili özellikle çok akıcı ve anlaşılır. Okurken keyifle ve sıkılmadan okuyorsunuz. Kendi dilinden konuşur gibi anlattığı için sanki sizinle sohbet ediyormuş gibi samimi bir havası var kitabın.

Nörolojik araştırmalar deneylere katılan kişilerin beyinlerini fMRI (Fonksiyonel MRI, bir nevi beyin okuma cihazı da diyebiliriz☺) cihazlarıyla tarayarak, hangi durumda beynin hangi bölgesinde aktivite olduğunu ve bu aktiviteler sayesinde hangi markayı neden tercih ettiklerini tespit etmeye çalışıyor. Araştırma sonucuna göre; beynimiz farklı söylerken ağzımız farklı söylüyor. Yani mantığımızla bilinçaltımız birbirinden tamamen zıt kutuplarda☺ Ve satın alma kararlarımızın çok büyük kısmı bilinçaltı düzeyinde gerçekleşiyor. Yani mantığımızı devre dışı bırakıp almak istediklerimizi bilinçaltımıza göre alıyoruz. Aslında bu teze araştırma yapmasızın katılıyorum. Özellikle biz bayanlara göre almak istediğimiz şeyi sadece kafamıza koyalım yeter. Dünya dursa o şeyi almadan rahat edemeyiz☺Paramız mı yok, bulur yaratırız bir şekilde☺Eşimiz mi karşı çıkıyor kıyamet kopacağını bilsek gizli gizli yine alırız...
Ayrıca kitabın 3. Bölümünde  ayna nöronlardan da bahsediliyor. “Biyoloji açısından DNA neyse, psikoloji için de ayna nöron odur.” deniliyor. Bu nöronlar sayesinde bir insanın yaptığı şeyi gözlemlediğimiz zaman biz de zihnimizden aynısını yapıyoruz. Örneğin; kitaptaki örnekte biri dondurma yediği anda beyninde tepki veren bölge ile dondurma yiyen kişiyi gözleyen kişinin beyninde tepki veren bölge aynı. Yani, bu nöronlar aldığı sinyaller aracılığı ile taklit etmemizi sağlıyorlar. Bira şişesinin ağzına elma dilimi limon koyulması nereden çıkmış dersiniz? Bir barmen müşterilerin kendi yaptığı bir şeyi taklit edeceklerini idda etmiş. Ardından da bira şişesi ağzına limon koymuş. Bugün birçoğumuz birayı böyle içiyoruzdur herhalde. Şahsen ben hala öyle içiyorum.☺ Reklam dünyası bunu keşfetmekte çok gecikmemiş... Örneğin susadığımızı ve coca cola içmemizi öneren görüntüler gibi… Bu yayın tipi doğru bulunmayarak yasaklanmış. Şu sıralar buna örnek sosyal medyayı örnek verebiliriz sanırım. Son zamanlarda gözde olan moda blogları sayesinde birçok bayan gidip aynı elbiseyi aynı ayakkabıyı almıştır eminim. Hatta birçok marka bu bloggerlarla anlaşma yaparak daha çok satış yapmak ve markasını tanıtma yoluna gitmiştir. Kendim de bir kitap bloğu olduğum için birçok blogger sayesinde elimde okunacak kitap olmasına rağmen gidip bir sürü kitap alışverişi yapmışlığım oldu.☺

Sonuç olarak bu kitaba ve araştırmalara göre Martin Lindstrom duygulara ve bilinçaltına hitap edin diyor… Sizce de haklı sayılmaz mı? Özellikle biz bayanlar bu tür oyunlara çokça kanmaktayız. Son bir tane kaldı, başka kalmadı yalanlarına kanıp bütün paramızı o kalmayan çantaya ya da ayakkabıya yatırabiliyoruz… Genel itibari ile güzel bulduğum bu kitabı gönül rahatlığı ile tavsiye edebilirim. Özellikle pazarlama ya da satış bölümünde çalışan arkadaşların oldukça işine yarayabilir. Artık dünya markasına girmiş bir markamız olmadığından mı ne tek eksik yön olarak kitabı çok Amerikanvari buldum. Araştırmalar hep Lipton, Pepsi, Coca-Cola gibi markalar üzerinde. Kendi de 2010 yılında Hürriyet gazetesi ile yapmış olduğu röportajı birazcık da olsa bu yorumumu destekliyor nitelikte. 
Röportaja göre Lindstrom; “Türkiye çok fantastik bir ülke. Giderek bilinirliği ve saygınlığı artıyor. Muazzam bir potansiyel var ama bunu yeterince kullanamıyorsunuz. Çok iyi iş çıkardığınızı söyleyemem. Global tek markanız THY. Reklam kampanyalarıyla iyi bir çıkış yaptı. THY’nin cesaretini diğer markalarınız da göstermeli.”diyor…


Öyle mi dersiniz?

13 Aralık 2012 Perşembe

Yılbaşı Çekilişi

Ben çok hayırsız çıktım blog yazma konusunda en ufak bi zorlukta hiç zaman ayıramaz oldum:((
Ama boş boş yazılar yazmak istemiyorum, biliyorsunuz ki bu bloğun asıl amacı kitaplar üzerine. Zamansızlıktan o çok sevdiğim kitapları okuyamıyorum:(( Okuyamadığım için de haliyle yorumlayamıyorum:(((

Neyse asıl konumuza gelelim çokkk severek takip ettiğim okumagünlüğüm güzel bi çekiliş düzenlemiş. Ben kitaplara bayıldım. Okuyamsam da aktif olarak çekilişlere katılmalar ve kitap alımlarına devam ediyorum. Bu gidişle hiç bitmeyen bir kitap kulem olacak:)))

Sizde katılmak isterseniz sizi buraya davet ediyorum:))



5 Aralık 2012 Çarşamba

Red Bull SoundClash Kanatlandırmaya Geliyor


2006’dan bu yana dünyanın çeşitli ülkelerinde, o ülkenin ünlü gruplarını çarpıştıran Red Bull SoundClash, Türkiye ayağını 14 Aralık 2012’de Küçükçiftlik Park’ta gerçekleştiriyor. Bir tarafta Ska’nın ustası Athena, bir tarafta Alternatif Rock müziğin devi MaNga, sizi müthiş bir müzik şölenine davet ediyor.
 
SoundClash’te 2 grup için 2 sahne kuruluyor, 4 raunt sürecek olan çarpışmanın sonunda sadece en iyi olan kazanıyor. İlk raunt “Cover Raundu”. Gruplar önceden birlikte karar verdikleri ünlü bir şarkıyı kendi tarzlarında yorumluyor. İkinci raunt olan “Devralma Raundu”nda bir grubun çalmaya başladığı şarkıya diğer grup devam ediyor. Üçüncü raund ise “SoundClash”. Gruplar kendi şarkılarını 3 farklı türde söyleyerek kendilerini gösteriyorlar. Her tarza hakim olmak önemli! Ve son müzikal raunt, “Joker Raundu”. Gruplar o ana kadar gizli tuttukları konuk sanatçılarını sahneye çağırarak son numaralarını yapıyorlar.

Heyecanı doruklarda yaşayacağınız soluksuz bir müzik çarpışması sizi bekliyor.

Konuşmaya dahil olmak için: #rbsoundclash’i takip edebilirsiniz.

http://www.biletix.com/etkinlik/NRDB1/ISTANBUL/tr
http://www.redbull.com.tr

Bir bumads advertorial içeriğidir.

28 Kasım 2012 Çarşamba

#bimilyonneden : Bol bol neden

Geçenlerde Twitter’da #bimilyonneden hashtagiyle karşılaştım. Herkes dünyayı iyi bir yer yaptığına inandığı nedenleri yazıyordu. Kaybolan kedimi bulup eve getiren çocukların yaşadığı sokaktan bakınca, dünyayı iyi bir yer yapan #bimilyonneden bulmak pek de zor değil =)



Bir bumads advertorial içeriğidir.

26 Kasım 2012 Pazartesi

Ben:)


 
Bazen kendimi çok işler yaparken buluyorum ama bir o kadar da başarısız hissediyorum kendimi. Şimdi eşim okursa yine herşeyden şikayete başladın diyecek. Hoş okumaz zaten de neyse...
Zaman herşeyi değişitirdiği gibi bizleri de değiştiriyor. Önceleri  aşktan gözlerin kör oluyorken artık aşkı gözlerin görmez oluyormuş. Başka anlamlar yükleyip sevgiye, karşındaki insandan başka beklentilere giriyormuşsun.
Son zamanlarda kendim için ilerisi için bi takım adımlar attım ama çok yorgun hissediyorum kendimi. Herşeye yetişemiyorum. En kötüsü de etrafındaki insanların seni anlamaması. Herkes yoruluyomuş, herkes çalışıyormuş...Bıdı bıdı... 
İyi de nasıl ben senin kopyan değilsem herşeyi aynı hissetmemizi nasıl bekleyebilirsin ki?
Bazen o çok işler peşinde koşarken bir bakmışsın sıfırsın. Artık neyin doğru neyin yanlış olduğunu bile araştırmaktan yoruldum.
Başarı neye göre değerlendirilir, okumak mı iyi okumamak mı? Şu bi gerçek ki hayatı yaşayabilmek için para gerekli. Demiyorum ki herşey para ama parasız da yaşanmıyor.  Sen bi yandan kendine birşeyler katmaya çalışıyorsun, ne bileyim kademe atlayıp yükselmek için belki de.. Ama gün geliyor hayatın haksızlıklarla dolu olduğu gerçeği ile tanışıyorsun. Kendi işini yapmıyorsan yükselmek demek başkalarının yalakası olman demek... En azından ben öyle gördüm, başka yerde nasıldır bilmiyorum. Sen hala tırım tırım tırmalarken bir bakmış sen uyurken millet malı götrürüyor.Yükselmek ne için peki? Daha çok para kazanmak için elbette... Es geçelim bunu:)
Ama yine başka bir gün gelip herşeyin boşuna olduğu gerçeğiyle tanışıyorsun bu seferde...
Hayatı doyasıya yaşamak lazım. Elimizdekilerle yetinmeyi ve onlarla mutlu olmayı kabullenmemiz lazım. En çok da benim yapmam lazım bunu. Biliyorum ki bardağın boş tarafına değil de dolu tarafından bakarsam  çok mutlu olacağım... Biliyorum bilmesine de icraat nerede:)





15 Kasım 2012 Perşembe

A Moment To Remember

 Özcan Deniz'in şu çok konuşulan meşhur Evim Sensin filmini geçen haftalarda kardeşim tavsiye etmişti. Al kocanı da gidin biraz romantizm yaşayın dedi. Çoluk çocuğa da maskara oluyoruz ya neyse... Romantizm kim biz kim, filme gitmeye karar verdik de yalnız önce Praktiker'e uğrayalım dedim alacak bir kaç eksik var diye. Sonra ben Praktiker'de bizim ürettiğimiz ürünleri gördüm böyle yırtık pırtık poşetlerde bir üzüldüm bir üzüldüm başladım hepsini fotoğraf çekmeye. Tabii ben dalmışım fotoğraf çekmeye bu esnada da filmi kaçırdık. Benim koca sağ olsun demediğini bırakmadı. Bir daha istesen de gitmeyiz dedi. Herşey de bir hayır varmış işte. Benim bir şeyde aklım kalmaya görsün illa yapmam lazım onu. Biraz araştırdıktan sonra Özcan Deniz'in aslında bu filmi telif hakkı ödeyerek a Moment To Remember'dan copy paste yapmış olduğunu öğrendim. Bu filmi de Cumartesi akşamı oturduk izledik. Aslında meğersem ben bunu daha önce de izlemişim.
Hem de burada http://tullyslittleworld.blogspot.com/2011/11/beni-unutma.html yorumunu bile yapmışım. Farklı karakterler, farklı bi zaman dilmi ama benzer hikayeler ve aynı acıtasyon...
 
A Moment To Remember 2004 Güney Kore yapımı. Aslında hem Beni Unutma'nın hem de Evim Sensin'in çıkışı noktası ve orjinal versiyonu diyebiliriz... Romantik ama Alzheimer'ın acı gerçekleri ile tanıştıran bir film. Türk versiyonlarında ise ekstra olarak bolca acıtasyon ve duygu sömürüleri görülebilir... Oysa ben Beni Unutmayı izlediğimde çok beğenmiştim, oradaki hastalık Alzheimer olmasa bile çekim sahneleri neredeyse birebir aynı. En azından Özcan Deniz telif hakkı ödemiş. Bu da büyük birşey sonuçta. Bir arkadaşımdan Evim Sensin'deki farkı da öğrendiğime göre aynı filmi üçüncü defa izlemeye gerek duymuyorum. İzleyecek olanlar varsa öncelikle bu filmi izlesinler. Bizim Türk filmleri nasılsa bir sene sonra Tv'ye düşüyor.
 
Fotoğraflar:http://www.tumblr.com/tagged/a-moment-to-remember?before=1338276781


8 Kasım 2012 Perşembe

Eğlenelim Gülelim

 
 
Sevgili Zuutrendss'in Bloğunda böyle bir etkinlik ile karşılaştım. Çocukları olanlar ilgilenebilir diye düşündüm. Bakmak isterseniz bu linke tıklamanız yeterli:)

6 Kasım 2012 Salı

Tohumlarımızın Nesli Tehlike Altında!

Binlerce yıllık tarım geleneğini barındıran Anadolu topraklarında yetişen yerli tohumlar yaşamın sürekliliğini temsil ediyor.

Atadan kalma tohumlarımız;

* Lezzetli ve sağlıklı gıdaların temini için birer genetik hazinedir
* Binlerce yıldır değişen koşullara uyum sağlayarak günümüze ulaşmayı başarmış numunelerdir
* Tarımsal biyoçeşitliliğin önemli bir parçası ve yaşamın sürdürülebilirliğinin olmazsa olmazıdır
* Dışarıya bağımlı kalmaksızın ülkemizin gıda güvenliğinin teminatıdır

Ancak bugün Anadolu’ya özgü yerel tohum çeşitliliğimiz yok oluyor. Tek seferlik, ticari tohumların egemenliği nedeniyle gıdamızın ve geleceğimizin güvencesi yerli tohumların nesli tehlike altında! Yeryüzünde zengin çeşitlilikteki yaşamı sürdürebilmek, atalık tohumlarımızı gelecek kuşaklara aktarmamıza bağlı.

TOHUM TAKAS AĞI, yüzyılların bilgisini taşıyan yerli tohumlarımızın korunup yaygınlaşmasını amaçlıyor.

Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği’nin, Adım Adım Oluşumu desteğiyle yürüttüğü TOHUM TAKAS AĞI KAMPANYASI’na destek olarak,

* Anadolu’nun dört bir yanındaki ekolojik çiftliklerde yerli tohumların çoğaltılarak paylaşılmasını sağlayacak;
* Bu toprakların yüzlerce yıllık bereketinin, lezzetinin, besin zenginliğinin ve kültürünün gelecek kuşaklara aktarılabilmesi için sağlam patikalar oluşturacaksınız.

Verdiğiniz desteğin her kuruşu binlerce yeni tohuma dönüşecek...

Kredi kartı ile bağış yapmak istiyorsanız: https://www.bugday.org/portal/BagisAdimAdim.php

EFT/havale yoluyla bağış yapmak istiyorsanız:
Alıcı Adı: Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği
Garanti Bankası Karaköy Şubesi - Şube No: 400
Hesap No: 6295240
IBAN No: TR67 0006 2000 4000 0006 2952 40

www.bugday.org - www.yasasintohumlar.org
facebook.com/BugdayDernegi
twitter.com/BugdayDernegi
Twitter paylaşımlarınız için hashtag: #YasasinTohumlar

Bir bumads sosyal sorumluluk içeriğidir.

Sen James Bond'un Yerinde Olsan Ne Derdin?

Sony, “Skyfall” lansmanı ile birlikte geçenlerde açıkladığı sosyal medya oyununun 3. görevini veriyor. 3. görev hem Facebook hem de Twitter üzerinde gerçekleşiyor. Sony Facebook ve Twitter hesabı üzerinde gösterilen videonun son 5 saniyesinde Bond bir şeyler söylüyor ve Sony sorusunu soruyor:

“Sen Bond’un yerinde olsan ne derdin?”

Sen de yaratıcı cevabını Facebook’ta “Skyfall Ödüllü Soruları” Tab’inde veya #M3bendedim hashtag’iyle Twitter’da paylaş. En yaratıcı cevaplar Sony jürisi tarafından seçilecek ve en iyi cevabı verenler, Xperia Tablet S, Bond 50. yıl Blu-ray seti, Skyfall T-shirt'ü ve Sinema Bileti gibi ödülleri kazanma şansı yakalayacak.

Bakalım gerçekten Bond’a yardımcı olabilecek misin?

Yeni görevleri öğrenmek için, Sony Türkiye Facebook ve Twitter hesaplarını takipte kal!

Bir bumads advertorial içeriğidir.

1 Kasım 2012 Perşembe

Bond, Sony ile İstihbarat Toplamaya Devam Ediyor!


Sony "Skyfall" kampanyası için ikinci görev geldi, şimdi durum değişti. Bildiğimiz üzere “Skyfall” İstanbul’da çekilmiş Bond filmlerinden. İkinci görevde, Bond nasıl İstanbul’a geldiyse, senin de İstanbul’da bir noktaya gitmen ve burada olduğunu kanıtlaman gerekiyor ki, Bond işini rahat rahat yapabilsin.

Bu görevde @Sony_Turkiye'nin belirttiği lokasyona gidip 4square üzerinden fotoğraflı check-in yapman ve Twitter’da görev hashtag’i olan #M2bengittim altında yaptığın check-in’i yayınlaman gerekiyor. Sony bunu yapan oyuncuların emeklerini karşılıksız bırakmıyor ve çok özel ödüller veriyor. Duyduğum kadarıyla ödüller arasında Xperia Tablet S ve Bond 50. Yıl Blu-ray seti var.

Sony bu arada İstanbul dışındakileri unutmamış, hafta içinde twitter ve facebook hesabı üzerinden soracağı sorulara hızlı ve doğru cevap veren "Ajanlara" sürpriz hediyeler verecekmiş.

Şimdi dikkatimi çekti. Sende aynı durumdaysan hemen takibe başla, istihbaratı topla:
https://www.facebook.com/SonyTR
https://twitter.com/Sony_Turkiye  #AjanS #M2bengittim

Bir bumads advertorial içeriğidir.

23 Ekim 2012 Salı

UZUN HİKAYE

 
Böyle başlıyor film; tren yolculuğu ile başlayıp tren yolculuğu ile sonlanıyor...
 
 Nedendir bilmem kökenlerimi hatırlatan filmlere karşı daha bir sempati duyuyorum. O yüzden bu film için muhteşemdi diyebilirim. Öncelikle hangimizin ailesinde bu yandaki fotoğraf gibi siyah beyaz anılar yok ki... Annemin sahip olduğu bir torba dolusu siyah-beyaz fotoğraflar bana sanki asırlıkmış gibi gelir. Yılların fotoğrafları eskittiği ama anıları eskitemediği hikayelerle doludur o torba. Filmi izlerken de böyle hissettim. Geçmişi hatırlatması ayrı bir güzel, film ayrı bir güzeldi. Film aslında Mustafa Kutlu'nın yazdığı kitabın hikayesiymiş. Tabii filmi izledikten sonra öğrendim bunu, o yüzden filmle kitap birebir aynı mı ya da kitabın mı filmin daha iyi olduğunu söyleyemeyeceğim. Ama kitabını da merak etmedim desem yalan olur. Filmi bu kadar iyiyse eminim kitap daha da şahanedir.
 
Kenan İzmirzalıoğlu'nun oynadığı Bulgaryalı Ali'nin hikayesini küçük oğlu Mustafa'nın ağzından dinlemek çok keyifliydi. Bu filmde adama aşık oldum da diyebilirim. Böyle saçlarının hafif kırlaşmış hali çok yakışmış. O hep bu şekilde kalsın ve bana bakarak yandan yandan hep gülümsesin... Kenan İmirzalıoğlu'nu böyle kapı gibi adam şeklinde izledikten sonra Gay olduğu iddialarına insanın inanası gelmiyor.
Tuğçe Kazaz'ın ise daha önce oyunculuk yapıp yapmadığı hakkında bir fikrim yok ama bence role oturmuş. Kısacası konu güzel, oyuncular güzel, film ayrı bir güzel...
 
Genel itibari ile okuduğum ve izlediğim filmlerin konularına çok girmiyorum. Sanki burada ben anlatınca büyüsü kaçacakmış gibi geliyor. Zaten konusunu öğrenmek isteyen herkes artık bir tıkla bütün bilgilere ulaşabilir. Ama çok hoştu, sadece müziklerini dinlemek için bile gidilebilir.
 

19 Ekim 2012 Cuma

KISA KISA

 
Okuduğum ve evde olan kitaplara burun kıvırarak herkesin elinden düşürmediği bu kitaba başladım.
 
 
Böyle bir yerde tek başıma yürüdüm ve nefes aldığımı hissettim.
 
 
Üçüncü evlilik yıl dönümümü kutladım ve gelecek günlerin bize iyi şeyler getirmesi için dua ettim.
 
 
Yeni başlangıçlar için ufak adımlar attım...
 
 
Her sene aynı ve hiç sonuçlanmayacak proje üstünde çalışmaktan çok sıkıldım.
 
 
Bazı şeyleri değiştirebilmem için çok çalışmam gerektiğini fark ettim.
  
 
Hayat arkadaşımın beni nasıl mutlu edeceğini bilmesini daha da çok sevdim.
 
 
Vee bu yoğunlukta 1Q84'ün anca 3. bölümüne geçebildim.
 
İG:@tullyyss

8 Ekim 2012 Pazartesi

The Dragon Lords/ Silvia Hartmann


Bir yazarı kitap yazarken izlemek nasıl bir fikir? Kulağa çok hoş geliyor değil mi?
İngiliz yazar Silvia Hartmann yeni romanını 'Google Docs' üzerinden okurların gözü önünde yazıyor. Bir romanın nasıl yazıldığını merak edenler, Silvia Hartmann'ın The Dragon Lords adlı yeni romanının yazım sürecine internet üzerinden tanıklık edebiliyor.
Arama motoru Google'ın Google Docs hizmeti sayesinde, yazarın her yeni cümlesinin internet kullanıcılarının monitörlerine eş zamanlı olarak yansıdığı belirtiliyor. Tanıtımlara göre, Hartmann'ın 'Naked Writer' projesi, okurlara, hikaye ilerlerken yazılanlara dair yorum yapabilme ve hikayenin oluşturulmasına katkıda bulunabilme olanağı da sağlıyor.
Romanın yazımına 12 Eylül'de başlayan Silvia Hartmann, okur ve yazar arasındaki ilişkinin sınırlarını zorlamanın inanılmaz bir deneyim olduğunu düşünüyor. Kitaplarını StarFields takma adıyla yazan Silvia Hartmann'ın, yaratıcılık ve kişisel gelişim üzerine çalışmaları da bulunuyor.
 
 

25 Eylül 2012 Salı

ARAF


Eylül'ün gelmesiyle yavaş yavaş bizim için de film sezonu açılmış oldu.  Sezonun ilk açılışını bir Türk Filmiyle yapalım dedik ama Araf beni hayal kırıklığına uğrattı. Oysaki Venedik Film Festivaline katılmış olması beni çok heyecanlandırmıştı...

Konu olarak bildiğimiz sıradan ''Türk Filmi''. Sevgilisi olan kız gider koca adama aşık olur , ondan hamile kalır filan... Bizim oralarda buna da ''Kız aklı kaz aklı'' diye bir tabirde bulunulur. Filmin kamera çekimlerine, görsel sunumlarına hayran kaldım orası ayrı da izlemek isteyen olursa yazık boşuna paranızı harcamayın.

Kısacası hiç beğenmedim.
Zaten film esnasında millet o kadar sıkıldı ki en sonunda eşimle ben ve bir başka çift kaldı koskoca salonda.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...